melisa76
10-02-2007, 07:52 PM
İstanbul'la Dertleşmek / Arayış
…ve yücelerden bir şahinin pençelerinde daraldım
kimdi neydi en hassas duygularımdan beni yakalayan
düşünceler yağmurla bir gelmişti
kıvam aynı kıvam muhabbet aynı dozda
İstanbul mütebessimdi
Kaygan bir zeminin ihanetinde bunalıyordum
Musalla taşında yatan bedenimi ruhum izliyor sanki
Öyle bir hayalin yaşanmışlığı mı malum oldu yoksa
Medeni bir iç çığlığında arayış hakim
Felek uyanıyor meskensiz kaldım
Uzayın kandillerini yakar gibiyim
Tuhaf bir yangının orta yerinde
En büyük çıplaklıklar serilmiş
Zannetmem rüyadır bilirim yaşanmış
Tasavvurunda zamanın yelkenleri açılmış
“âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal”
Ey İstanbul ey kusursuz kent
Zuhur eyler her bakışta keskin bir sual
Ki bu sualin cümlemizde lavları vardır
Ki ben senelerdir arar dururum
Acep nerede dünyam ben neredeyim
Ummanlarda hülyam çağlar söyle nere gideyim
“ol mâhiler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler”
Lâ ilâhe illallah
Yer gök titrer sedası hilafına
Zuhur etti bir derin âh
Secde eden İstanbul silueti
Secde eden bir günahkâr gümrah
Bağışlanma dilemekte
İstanbul ey şehirler sultanı
Camilerin uzanır hep O’na doğru
Yakarışlar dağılır hep O’na doğru
Geceye zikir eder cümle alem diz çökmüş
Gündüzün O’na doğru denizin O’na doğru
Ben zavallı bir adem günahların çocuğu
Yaklaşırım gafletle bir garip sona doğru
Ebruli bir akşamın kulak kesen uğultusu
Şimal rüzgârları haykırıyor
Lâ ilâhe illallah
Akrepler fena halde gözlerimi sokuyor
İnsan kuru bedende ne saltanatlar kurar
Hey hey bedenler taşıyamaz bu koca kibri
Oldum der hamken elbet bilir cismi sızlar
Eller ayaklar sızlar şikayet ederler arafta
Odu yakar fenayı ruh yücelir semaya
Bilmez ki kör olan evrendeki edayı
Oysa dualar yükselir güneşe ve aya
İnsan kuru bedende ne saltanatlar kurar
“bu âlem-i fânide ne mîr ü ne gedâyuz”
Bahşedilmiş aynaya kainatın sırrı
Güzeli çirkini hemen söyleyiverir
Bak gönül aynasına sen de ne söyler
Hakikatin ışığı bunaltmasın seni sakın
Sakın olmasın zillet senin şeytanın
İçinde saflık rüzgârı salınsın
Yalancı cennetlerin esiri olma
Nasıl çıplak geldiysen dünyaya
Giderken de işte öylesi yalınsın
Bir guguklu saat ritim verir duygularıma
Ey İstanbul canan senden sorulur
İmkansız aşklar sende yoğrulur
Kılıfına mı gizledin altın hançeri
Kısmen ağulu zarif hançeri
Açtın yüreğime onulmaz yara
Kabahat senden sevap senden sorulur
Bir yok olsa mehtap senden sorulur
Ah bu acayip bilmece çözülmez amma
Bu kördüğüm bu karanlık senden sorulur
Zavallı gönül varlığınla sevinçli
Yokluğunda zaman fena yorulur
Şarap rengi göğün hayrandır seyrine gönül
Fakat hükümran ışıkların geceyi deler
Vakit yaşlandıkça kader acı gülümser
Anılar yaşanmış mıdır şüphelidir artık
Ne var ne yoktur yaşamak işkencesi
Haliç’te kayıklar konaklamış
Sur diplerinde ne umutlar büyüyor
Tophane şarkı söylüyor
Kızkulesi ağlıyor
Emirgân’da saltanatlar geziyor hâlâ
Şişli,Beyoğlu süslü
Tarabya,Maçka sisli
Karacaahmet hisli
Bir rüzgâr yalar Adalar’da ruhumu
Sultanahmet’in vakarını sararım
Ta Süleymaniye’den dağılır figânım
Üsküdar’da danseder ışıkların efkârı
Yakamozlar mehtabı yakalamış eğleşir
Boğaz’ın yakarışları köpüklerle bekleşir
Zarif semtlerin saatleri bir bir çoğalır
Anılarımın süzgün bakışlarını tararım
İstanbul’da kendimi ararım
Hem ararım sorarım hem sorarım ararım
Böyle bir hicrana yayılır bir İstanbul gecesi
Yıldızlar ışık,deniz manzara,kayık yatak
Ne ömrün hezeyanı ne telaşesi dünyanın
Mümkün mü bu safahatı İstanbulsuz yaşamak
Kıymetli anlar hiç bitmesin temennisiyle
Ve yedi tepeden yankılanan ezan sesiyle
Veyahut bir acemaşirân bestesiyle
Vebalimizi koyup bir terazide tartarak
Yaşamak hayli yorgun hayli bezgin ama şükretmek hep
Yaşamak ümitlerin yeşermesine fırsat tanımak
Ve İstanbul’u bir dost bilerek
Ve şahane gösterisinde mehtabın
Boğaziçi’nde oturdum
Gözlerime İstanbul’u doldurdum
Işıltılı ürkek bir çocuk gibiydim
Alaycı bakışları hissettim o an
İstanbul mütebessimdi
…ve yücelerden bir şahinin pençelerinde daraldım
kimdi neydi en hassas duygularımdan beni yakalayan
düşünceler yağmurla bir gelmişti
kıvam aynı kıvam muhabbet aynı dozda
İstanbul mütebessimdi
Kaygan bir zeminin ihanetinde bunalıyordum
Musalla taşında yatan bedenimi ruhum izliyor sanki
Öyle bir hayalin yaşanmışlığı mı malum oldu yoksa
Medeni bir iç çığlığında arayış hakim
Felek uyanıyor meskensiz kaldım
Uzayın kandillerini yakar gibiyim
Tuhaf bir yangının orta yerinde
En büyük çıplaklıklar serilmiş
Zannetmem rüyadır bilirim yaşanmış
Tasavvurunda zamanın yelkenleri açılmış
“âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal”
Ey İstanbul ey kusursuz kent
Zuhur eyler her bakışta keskin bir sual
Ki bu sualin cümlemizde lavları vardır
Ki ben senelerdir arar dururum
Acep nerede dünyam ben neredeyim
Ummanlarda hülyam çağlar söyle nere gideyim
“ol mâhiler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler”
Lâ ilâhe illallah
Yer gök titrer sedası hilafına
Zuhur etti bir derin âh
Secde eden İstanbul silueti
Secde eden bir günahkâr gümrah
Bağışlanma dilemekte
İstanbul ey şehirler sultanı
Camilerin uzanır hep O’na doğru
Yakarışlar dağılır hep O’na doğru
Geceye zikir eder cümle alem diz çökmüş
Gündüzün O’na doğru denizin O’na doğru
Ben zavallı bir adem günahların çocuğu
Yaklaşırım gafletle bir garip sona doğru
Ebruli bir akşamın kulak kesen uğultusu
Şimal rüzgârları haykırıyor
Lâ ilâhe illallah
Akrepler fena halde gözlerimi sokuyor
İnsan kuru bedende ne saltanatlar kurar
Hey hey bedenler taşıyamaz bu koca kibri
Oldum der hamken elbet bilir cismi sızlar
Eller ayaklar sızlar şikayet ederler arafta
Odu yakar fenayı ruh yücelir semaya
Bilmez ki kör olan evrendeki edayı
Oysa dualar yükselir güneşe ve aya
İnsan kuru bedende ne saltanatlar kurar
“bu âlem-i fânide ne mîr ü ne gedâyuz”
Bahşedilmiş aynaya kainatın sırrı
Güzeli çirkini hemen söyleyiverir
Bak gönül aynasına sen de ne söyler
Hakikatin ışığı bunaltmasın seni sakın
Sakın olmasın zillet senin şeytanın
İçinde saflık rüzgârı salınsın
Yalancı cennetlerin esiri olma
Nasıl çıplak geldiysen dünyaya
Giderken de işte öylesi yalınsın
Bir guguklu saat ritim verir duygularıma
Ey İstanbul canan senden sorulur
İmkansız aşklar sende yoğrulur
Kılıfına mı gizledin altın hançeri
Kısmen ağulu zarif hançeri
Açtın yüreğime onulmaz yara
Kabahat senden sevap senden sorulur
Bir yok olsa mehtap senden sorulur
Ah bu acayip bilmece çözülmez amma
Bu kördüğüm bu karanlık senden sorulur
Zavallı gönül varlığınla sevinçli
Yokluğunda zaman fena yorulur
Şarap rengi göğün hayrandır seyrine gönül
Fakat hükümran ışıkların geceyi deler
Vakit yaşlandıkça kader acı gülümser
Anılar yaşanmış mıdır şüphelidir artık
Ne var ne yoktur yaşamak işkencesi
Haliç’te kayıklar konaklamış
Sur diplerinde ne umutlar büyüyor
Tophane şarkı söylüyor
Kızkulesi ağlıyor
Emirgân’da saltanatlar geziyor hâlâ
Şişli,Beyoğlu süslü
Tarabya,Maçka sisli
Karacaahmet hisli
Bir rüzgâr yalar Adalar’da ruhumu
Sultanahmet’in vakarını sararım
Ta Süleymaniye’den dağılır figânım
Üsküdar’da danseder ışıkların efkârı
Yakamozlar mehtabı yakalamış eğleşir
Boğaz’ın yakarışları köpüklerle bekleşir
Zarif semtlerin saatleri bir bir çoğalır
Anılarımın süzgün bakışlarını tararım
İstanbul’da kendimi ararım
Hem ararım sorarım hem sorarım ararım
Böyle bir hicrana yayılır bir İstanbul gecesi
Yıldızlar ışık,deniz manzara,kayık yatak
Ne ömrün hezeyanı ne telaşesi dünyanın
Mümkün mü bu safahatı İstanbulsuz yaşamak
Kıymetli anlar hiç bitmesin temennisiyle
Ve yedi tepeden yankılanan ezan sesiyle
Veyahut bir acemaşirân bestesiyle
Vebalimizi koyup bir terazide tartarak
Yaşamak hayli yorgun hayli bezgin ama şükretmek hep
Yaşamak ümitlerin yeşermesine fırsat tanımak
Ve İstanbul’u bir dost bilerek
Ve şahane gösterisinde mehtabın
Boğaziçi’nde oturdum
Gözlerime İstanbul’u doldurdum
Işıltılı ürkek bir çocuk gibiydim
Alaycı bakışları hissettim o an
İstanbul mütebessimdi