YuXuSuZ
09-04-2007, 03:53 AM
Ben ki...
Anadolu'nun muhtelif mahallerinde bir müddet imamlık görevinde
bulunmam,kendisine cemaati tarafından kutsal kişi muamelesi
reva görülüp,baş köşedeki kaba minberde yer gösterilen,tabiri
caizse,cemaatin kalbur üstü addedip değer verdiği,kayrılmışlar
zümresinden biriyim.
Gerek talabeliğim,gerek imamlığım ve gerekse imamlık sonrası
yaşamım müddetince,bana sanki partizanlık yapıyormuşum gibi
gelen,üstelik araştırıp,sevip,seçip,beğenip kabullenmediğim,aynen
bir çocuğa isim koyar gibi kalıtım yoluyla ab-i ecdattan bana inti-
kal eden Hanefi mezhebim konusunda hakça ve edilce arayışa gir-
memin neticesinde kendi açımdan bir takım müspet aşamalar kay-
detmiş bulunmaktayım.
Şöyle ki...
Dış cepheden bakıldığında ekmeğini yiyip karnımı doyurduğum,ihti-
yaç ve iaşemi bu yolla temin ettiğim,saygınlık gördüğüm ulvi mesle-
ğimin bir numaralı olan bağnaz,gelenekçi,fanatik toplumun kılıcını
sallamak zorunda olduğumun farkındayım bende,susmayı tercih eden
çoğu görevli din adamı gibi;ancak içimde taşıdığım ikinci bir dünyamın
karmaşık alemi içerisinde özgürce ve akıllıca araştırıp,enine boyuna ir-
delediğimde ve aynı şekilde,bilinçli ya da bilinçsiz,gözden kaçırılan bazı
bilinmeyenleri duymaya,bilmeye,kavramaya başladığımda,Peygamber
sonrası tevhidi çizginin iki olmazsa olmazından biri olan Ehlibeyt mekte-
binin gerekliliğini sorguluyordum mütemadiyen,kendi kendime.
"Peygamber'in şehrine Ali kapısından girmek" ne demek diye sormuştum
önüme gelene de,bilirkişi saydıkları kelli felli nice alimlerden ve de manevi
babalardan doyurucu bir yanıt alamamıştım,ta talebelik günlerimden bu yana.
Üstelik itip-kakma ile karışık bir hayli de zılgıt yiyordum zaman zaman,"efen-
diye soru sorulmaz" diye üzerime çullanan çakırkeyif mürütlerin çoğundan!
"Benim Ehlibeyt'im Nuh'un gemisi gibidir;bin kurtul,binme boğul!" diyen elçi-
ler elçisinin kılıçtan da keskin bu ayan beyan sözü,aklettiğim müddetçe hep
tedirgin etmiştir beni,ne demek istiyor acaba diye.Ne yapayım ki,cankurtaran
bu gemiye ben de binebileyim diye hem de çok düşünmüşümdür,hem de çok
sormuşumdur,arkasında bir bu kadar kelle sürükleyen ilim irfan sahibi efendi-
baba'lara.
"Musa için Harun ne ise,benim içinde Ali o;ne var ki benden sonra bir peygam-
ber gelmeyecek" dediğini duydum yine son Nebi'nin Ehlibeyt ile alakalı bir başka
kadim sözünün birinde.
"Gadir-i Hum" mu desem,"Al-i Aba" mı,"Sekaleyn" mi,"Ahzap 33" mü,ayete ve
hadise dayanan Ehlibeyt'e ait buna benzer nice deliller arasında beyinciğim zonk-
layıp dururken,beni köklü arayışlara sevk edip karşıt cepheye imrendiren sadece
karşının çekiciliği ve cazibesi olmadı bu meyanda elbette.Salim gözle bakıldığında
toplumun içinde boğuştuğu dini,mezhebi ve meşrebi çelişkiler de kamçılıyordu hak-
lı isyanımı,ak ile karayı yanyana koyup salim kafa ile bakabilme fırsatını yakaladıkça...
Adilce yargılayayım,kenardan gazel okumayayım diye,objektif bir bakış açısı ile
tarafsız olarak bakabileyim diye,etrafımda mevcudiyetlerini sürdürmekte olan kimi
mezheplerle,hemen hemen pek çok tarikata kulak verdim önyargısız,atr niyetsiz
tarafsız.
Her bir grup bir ayrı kılık kıyafet şeklini,bir ayrı yaşam biçimini benimsemiş,Peygamber'in
sünneti böyleydi diye.Sünnet adına tabak dibi sıyıranlar,alması farz boşaması sünnet diye
avrat boşayanlar,sigarayı içki gibi haram,çay kahve gibi helal sayanlar,saç uzatanlar,saç
kısaltanlar,bıyık kırpanlar,çeşit çeşit sakal ve de sarık şekli icat edip,kendi normlarına uy-
mayanları tekfir ya da takbih edenler ve daha neler,neler...
Bir zamanlar bir seyahatim esnasında uğradığım Yalovalı dindar hanımların,"Tesettüre
girmesi gereken bir kadının giysisi çarşaf mı olmalı,pardösü mü;çarşaf olacaksa belden
boğmalı,omuzdan tek parça mı olmalı;pardösü olacaksa yeşil mi mi olmalı kahverengi mi"
diye,İsrailoğullarının kurban edilecek ineği sorguladıkları gibi,akla hayale gelmedik ekşili
turşulu bir takım sorular üreterek birbirlerine girdikleribi görmüştüm,hayretler içerisinde.
Sonradan anladım çarşafçıların,yeşilcilerin,kahverengiciledrin ya da gricilerin her bir grubun
bir ayrı efendibaba'dan el aldıklarını,intisaplı olduklarını.
Ayakta zikreden sıradan bir mürit,oturarak zikreden bir başka müridi aşk ve şevk yoksunu
olmakla suçlarken,oturarak zikreden diğer mürit ayakta döneni zikir değil dans ediyorsun
diyeitham edebiliyordu rahatlıkla,avurtlarını şişire şişire!!Bu kadarcık ayrıntı bile birbirlerine
sırtlarını dönüp ayrı ayrı yönlere gitmelerine vesile olabiliyordu bu insanların,ne yazık ki.
Müdürle nühendisin bol olduğu bir fabrika camiinde aklıevvel hoca efendilerden birinin hilkat
garibesi bir vaazına denk geldim bir seferinde,tesadüfen.
"Böyle enterasan şeyler de tüm seni mi buluyor be adam;hadi buluyor diyelim,kaval dinler
gibi dinle de geçsene sende diğer muhterem müminler gibi;senin nene gerek dinlediğini,oku-
duğunu,öğrendiğini akıl süzgecinden süzmeğe çalışıp,mantık mastarına vurmağa kalkışmak;
kala kala bu işler sana mı kaldı zavallı" diye,zaman zaman da çok kızmışımdır kendime ya,
neyse.
"Şu oturduğunuz şehrin camiilerini dolaşıp kenaraına köşesine bir baktığınız oldu mu hiç?"
diye başladı hocaefendi o dahiyane görüşlerinden birini açıklamaya ve şöyle devam etti:
"Camiileri bir gezip bakarsanız,göreceksiniz ki,pek çoğunun ya tavanı çatlak,ya sıvası
dökük,ya duvarı yarık.Bunun sebebi hikmetinin ne olduğunu hiç düşündünüz mü acaba?
Çünkü Kur'an'da adına Ayete'l-Kürsi denen öyle ağır ve faziletli bölüm var ki,içerisinde
tekrar tekrar okundukça camiinin taşları,tavanları,tahtaları dayanamıyor,şak şak olup yarılı-
yor da,siz vurdumduymaz gafil herifler zerre miktarı etkilenip kendiniz<e çeki düzen vermi-
yorsunuz bu mübarek ayetlerden,her ne hikmetse!!"
Baktım ki,her konuda kükreyen,aslan kesilen,mürekkep yalamış,okumuş-yazmış amir-memur
takımından en küçük bir itiraz belirtisi çıkmıyor.
Müslüman gözüken hırsız müteahhit,inşaatın malzemesinden,demirinden veya çimentosundan
çalmıştır da ondan.Mimar Sinan'ın bir şu kadar asırlık muhteşem camiilerinde hiç mi Ayete'l-
Kürsi okunmuyor diye mırın kırın edecek oldum bulunduğum yerden,arka saflarda.
Sert sert gözümün içine bakıp,göz belirtip dudak büken bir kaç kişi tarafından dışarı atılacak-
tım,sille tokat.
Böyle de saçma sapan bir vaiz olurmuymuş canım diye gelebilir belki de,birilerinin aklına.O halde
denk gelebilirseniz şayet,Kırıkkale Hurda San.AŞ nin çalışanlarına sorun mümkünse,böyle bir
vaiz olmuş mu,olmamış mı?
Buna benzer misallerle sözü uzatıp,zamanınızı almak istemiyorum kuşkusuz.Benim dilim yeterince
dönmese de,arif olan ve de azıcık akleden bir insanın az kelamdan çok mana çıkaracağını bilirim
evvel Allah.
Sivas'tan beride doğduğumuz için babama,babamın babasına,çocuğuma,çocuğumun çocuğuna,
tümümüzün alınlarına Hanefilik yazılmış iyi ki!Üç beş mil kadar ötede doğsaydık Şafii'ydik,Alevi'
ydil,Caferi'ydik,Maliki'ydik,Selefi'ydik,yerine,bç lgesine,ülkesine göre,söz gelimi.
Bir ara bunu,mensubu bulunduğum ve bulunmakla doğumumdan ölümüme kadar şeref duyduğum
dinim içinde düşünmedim değil Allah'ın doğrusu.Ancak,yeryüzünün her yerinden çıplak gözle ra-
hatlıkla gözüken Kur'an-Mecid'in aydınlık ışığıyla,son Elçi'nin her yerden duyulan ve iliklere işleyen
kadim sesi izale etmeye yetti de arttı bile,kavrayamadığına isyan etme hakkını kullanan şu ölümlü
beynime.
Şimdi...
Babamdan bana miras kalan ve ne acıdır ki,avam tarafından din zannedilip en küçük kırıntısından bile
taviz verilmek istenmeyen geleneksel mezhebim Hanefilik ile,araştırdığım,sevdiğim ve seçtiğim gön-
lümün mektebi Ehlibeyt arasında,tam sınır çizgisi üzerinde bağdaş kurmuş oturmaktayım,ömrümün yarıyı
çoktan geçtiği şu son zamanlarımda;vücudumu tepeden tırnağa ikiye biçecek olsalar şayet,yarı tarafım
sınırın bu yanına,öbür yarım öbür yana düşecek,tabiri caizse.Kalksam da,yeni emekleyen bir bebek gibi
adımımı öbür tarafa azıcık atacak olsam,başımda haşa Allah kesilen "dört duvarcılar","doğrucular","hakçılar"
"çok bilmişçiler" "fıka-i naciyeciler" zümresi bitiveriyor demoklesin kılcı gibi,alim Allah.Bitiyor da,bizim hoca
sapıttı,Alevi,şucu bucu oldu diye çır çır çığırıp,kimi morarıyor,kimi kızarıyor,kimi ter ter tepiniyor hırsından,
deli gibi."Dört mezhep var sen hiç duymadın mı ulan?" diye,parmaklarını hırsla havaya kaldırıp gözüme soka-
cakmış gibi havada sallayan asabibir hoca efendinin,dört parmağından ayrı duran beşinci parmağını göstererek
"mümkün olsa şu mereti keser atardım senin inadına!!" dediğini bilirim ben.
Şimdi...
Nebi'liğin tükendiği yerde,Nebi'lik bayrağının tek temsilcisi ve taşıyıcısı hakkına sahip olan Ehlibeyt mektebine
soruyorum:
Bir yanımdan bakıldığında neredeyse bir Şii gibiyim,şu son günlerimde mübalağa olmasın.Öbür yanımdan bakıl-
dığında ise dar mı desem geniş mi,üzerime bir türlü uyduramadığım Sünni elbisesini çıkarıp atamadığım kolayca
anlaşılır daha ilk bakışta.Şii'ce düşünüp,Sünni'ce uygulama yapan şaşkın biri olarak da nitelendirebilirsiniz siz
beni haklı olarak.İki yanlı,iki yönlü olan,muallakta durur gibi duran ben,hiçbiri değilimde de ,bir hiç miyim acaba?
Ben Şia'nın ikinci göbekten akrabasıyım,ya da en yakın kapı komşusuyum dersem,tarihin çöplüğünde eşine az
rastlanan böye garip bir terime ad verip,bir tarafına not eder mi acaba,tarih boyunca sellere,afetlere,yağmalara,
yalanlara,yangınlara yiğitçe göğüs geren,tarih kadar köklü,insan kadar şanlı Şia mektebi bunu,bilemem.
Ya da:
Kılıcım Hanefilik mezhebi ile ama,gönlüm seninle desem,samimiyetsiz ve tutarsız Kufe halkının İmam Hüseyin'e(as)
oynadıkları kalleş bir oyunun bir benzerini tekrarlamış olur muyum,istemeden ve de bilmeden?
En azından,ömrümün son demlerinde cenaze mi Şia mollarından herhangi biri defnetsin diye vasiyet etme yüzsüz-
lüğüne başvuracak olma mesela.Ali'ye rağmen Ali ile kavgaya tutuşmuş olan Zübeyr ile Talha'nın içler acısı vahim
durumuna düşerim diye korkuyorum Allah korusun.Biliyorsunuz,onlardan biri tam öleceğini anladığı sırada,can
havliyle Ali'nin adına Ali'nin askerlerinden birinin elini yakalayıp biat etmiş,aklanıp gitmişti aklı sıra, o büyük mah-
kemenin büyük hakiminin huzuruna.
Zübeyr ile Talha'nın bahsini ederken Allah korusun dediğime alınıp kırıldınız mı yoksa azizler?Söz buraya gelmişken
"Ali'yi inciten beni,beni inciten Allah'ı incitmiş olur" diyen Peygamber hadisi geldi de ister istemez burada aklıma,ondan.
İşte böyle.
Ekmeğini yediği yerin kılıcını salllamak zorunda kalan,bunu aşmayı becerse bile,tarih,toplum,bölge,boy,gelenek ve
görenek engellerini aşamayıp duygusunu dışarı vuramayan nice Fevzi Hocalar var bu toplumda,biliyorum.
Her şeye rağmen,yine de kabuğunu çatlatanlara,"ene"sine söz geçirenlere,putunu kırıp atmayı başaranlara benden
selam olsun,selam olsun.
FEVZİ GÜNER
Anadolu'nun muhtelif mahallerinde bir müddet imamlık görevinde
bulunmam,kendisine cemaati tarafından kutsal kişi muamelesi
reva görülüp,baş köşedeki kaba minberde yer gösterilen,tabiri
caizse,cemaatin kalbur üstü addedip değer verdiği,kayrılmışlar
zümresinden biriyim.
Gerek talabeliğim,gerek imamlığım ve gerekse imamlık sonrası
yaşamım müddetince,bana sanki partizanlık yapıyormuşum gibi
gelen,üstelik araştırıp,sevip,seçip,beğenip kabullenmediğim,aynen
bir çocuğa isim koyar gibi kalıtım yoluyla ab-i ecdattan bana inti-
kal eden Hanefi mezhebim konusunda hakça ve edilce arayışa gir-
memin neticesinde kendi açımdan bir takım müspet aşamalar kay-
detmiş bulunmaktayım.
Şöyle ki...
Dış cepheden bakıldığında ekmeğini yiyip karnımı doyurduğum,ihti-
yaç ve iaşemi bu yolla temin ettiğim,saygınlık gördüğüm ulvi mesle-
ğimin bir numaralı olan bağnaz,gelenekçi,fanatik toplumun kılıcını
sallamak zorunda olduğumun farkındayım bende,susmayı tercih eden
çoğu görevli din adamı gibi;ancak içimde taşıdığım ikinci bir dünyamın
karmaşık alemi içerisinde özgürce ve akıllıca araştırıp,enine boyuna ir-
delediğimde ve aynı şekilde,bilinçli ya da bilinçsiz,gözden kaçırılan bazı
bilinmeyenleri duymaya,bilmeye,kavramaya başladığımda,Peygamber
sonrası tevhidi çizginin iki olmazsa olmazından biri olan Ehlibeyt mekte-
binin gerekliliğini sorguluyordum mütemadiyen,kendi kendime.
"Peygamber'in şehrine Ali kapısından girmek" ne demek diye sormuştum
önüme gelene de,bilirkişi saydıkları kelli felli nice alimlerden ve de manevi
babalardan doyurucu bir yanıt alamamıştım,ta talebelik günlerimden bu yana.
Üstelik itip-kakma ile karışık bir hayli de zılgıt yiyordum zaman zaman,"efen-
diye soru sorulmaz" diye üzerime çullanan çakırkeyif mürütlerin çoğundan!
"Benim Ehlibeyt'im Nuh'un gemisi gibidir;bin kurtul,binme boğul!" diyen elçi-
ler elçisinin kılıçtan da keskin bu ayan beyan sözü,aklettiğim müddetçe hep
tedirgin etmiştir beni,ne demek istiyor acaba diye.Ne yapayım ki,cankurtaran
bu gemiye ben de binebileyim diye hem de çok düşünmüşümdür,hem de çok
sormuşumdur,arkasında bir bu kadar kelle sürükleyen ilim irfan sahibi efendi-
baba'lara.
"Musa için Harun ne ise,benim içinde Ali o;ne var ki benden sonra bir peygam-
ber gelmeyecek" dediğini duydum yine son Nebi'nin Ehlibeyt ile alakalı bir başka
kadim sözünün birinde.
"Gadir-i Hum" mu desem,"Al-i Aba" mı,"Sekaleyn" mi,"Ahzap 33" mü,ayete ve
hadise dayanan Ehlibeyt'e ait buna benzer nice deliller arasında beyinciğim zonk-
layıp dururken,beni köklü arayışlara sevk edip karşıt cepheye imrendiren sadece
karşının çekiciliği ve cazibesi olmadı bu meyanda elbette.Salim gözle bakıldığında
toplumun içinde boğuştuğu dini,mezhebi ve meşrebi çelişkiler de kamçılıyordu hak-
lı isyanımı,ak ile karayı yanyana koyup salim kafa ile bakabilme fırsatını yakaladıkça...
Adilce yargılayayım,kenardan gazel okumayayım diye,objektif bir bakış açısı ile
tarafsız olarak bakabileyim diye,etrafımda mevcudiyetlerini sürdürmekte olan kimi
mezheplerle,hemen hemen pek çok tarikata kulak verdim önyargısız,atr niyetsiz
tarafsız.
Her bir grup bir ayrı kılık kıyafet şeklini,bir ayrı yaşam biçimini benimsemiş,Peygamber'in
sünneti böyleydi diye.Sünnet adına tabak dibi sıyıranlar,alması farz boşaması sünnet diye
avrat boşayanlar,sigarayı içki gibi haram,çay kahve gibi helal sayanlar,saç uzatanlar,saç
kısaltanlar,bıyık kırpanlar,çeşit çeşit sakal ve de sarık şekli icat edip,kendi normlarına uy-
mayanları tekfir ya da takbih edenler ve daha neler,neler...
Bir zamanlar bir seyahatim esnasında uğradığım Yalovalı dindar hanımların,"Tesettüre
girmesi gereken bir kadının giysisi çarşaf mı olmalı,pardösü mü;çarşaf olacaksa belden
boğmalı,omuzdan tek parça mı olmalı;pardösü olacaksa yeşil mi mi olmalı kahverengi mi"
diye,İsrailoğullarının kurban edilecek ineği sorguladıkları gibi,akla hayale gelmedik ekşili
turşulu bir takım sorular üreterek birbirlerine girdikleribi görmüştüm,hayretler içerisinde.
Sonradan anladım çarşafçıların,yeşilcilerin,kahverengiciledrin ya da gricilerin her bir grubun
bir ayrı efendibaba'dan el aldıklarını,intisaplı olduklarını.
Ayakta zikreden sıradan bir mürit,oturarak zikreden bir başka müridi aşk ve şevk yoksunu
olmakla suçlarken,oturarak zikreden diğer mürit ayakta döneni zikir değil dans ediyorsun
diyeitham edebiliyordu rahatlıkla,avurtlarını şişire şişire!!Bu kadarcık ayrıntı bile birbirlerine
sırtlarını dönüp ayrı ayrı yönlere gitmelerine vesile olabiliyordu bu insanların,ne yazık ki.
Müdürle nühendisin bol olduğu bir fabrika camiinde aklıevvel hoca efendilerden birinin hilkat
garibesi bir vaazına denk geldim bir seferinde,tesadüfen.
"Böyle enterasan şeyler de tüm seni mi buluyor be adam;hadi buluyor diyelim,kaval dinler
gibi dinle de geçsene sende diğer muhterem müminler gibi;senin nene gerek dinlediğini,oku-
duğunu,öğrendiğini akıl süzgecinden süzmeğe çalışıp,mantık mastarına vurmağa kalkışmak;
kala kala bu işler sana mı kaldı zavallı" diye,zaman zaman da çok kızmışımdır kendime ya,
neyse.
"Şu oturduğunuz şehrin camiilerini dolaşıp kenaraına köşesine bir baktığınız oldu mu hiç?"
diye başladı hocaefendi o dahiyane görüşlerinden birini açıklamaya ve şöyle devam etti:
"Camiileri bir gezip bakarsanız,göreceksiniz ki,pek çoğunun ya tavanı çatlak,ya sıvası
dökük,ya duvarı yarık.Bunun sebebi hikmetinin ne olduğunu hiç düşündünüz mü acaba?
Çünkü Kur'an'da adına Ayete'l-Kürsi denen öyle ağır ve faziletli bölüm var ki,içerisinde
tekrar tekrar okundukça camiinin taşları,tavanları,tahtaları dayanamıyor,şak şak olup yarılı-
yor da,siz vurdumduymaz gafil herifler zerre miktarı etkilenip kendiniz<e çeki düzen vermi-
yorsunuz bu mübarek ayetlerden,her ne hikmetse!!"
Baktım ki,her konuda kükreyen,aslan kesilen,mürekkep yalamış,okumuş-yazmış amir-memur
takımından en küçük bir itiraz belirtisi çıkmıyor.
Müslüman gözüken hırsız müteahhit,inşaatın malzemesinden,demirinden veya çimentosundan
çalmıştır da ondan.Mimar Sinan'ın bir şu kadar asırlık muhteşem camiilerinde hiç mi Ayete'l-
Kürsi okunmuyor diye mırın kırın edecek oldum bulunduğum yerden,arka saflarda.
Sert sert gözümün içine bakıp,göz belirtip dudak büken bir kaç kişi tarafından dışarı atılacak-
tım,sille tokat.
Böyle de saçma sapan bir vaiz olurmuymuş canım diye gelebilir belki de,birilerinin aklına.O halde
denk gelebilirseniz şayet,Kırıkkale Hurda San.AŞ nin çalışanlarına sorun mümkünse,böyle bir
vaiz olmuş mu,olmamış mı?
Buna benzer misallerle sözü uzatıp,zamanınızı almak istemiyorum kuşkusuz.Benim dilim yeterince
dönmese de,arif olan ve de azıcık akleden bir insanın az kelamdan çok mana çıkaracağını bilirim
evvel Allah.
Sivas'tan beride doğduğumuz için babama,babamın babasına,çocuğuma,çocuğumun çocuğuna,
tümümüzün alınlarına Hanefilik yazılmış iyi ki!Üç beş mil kadar ötede doğsaydık Şafii'ydik,Alevi'
ydil,Caferi'ydik,Maliki'ydik,Selefi'ydik,yerine,bç lgesine,ülkesine göre,söz gelimi.
Bir ara bunu,mensubu bulunduğum ve bulunmakla doğumumdan ölümüme kadar şeref duyduğum
dinim içinde düşünmedim değil Allah'ın doğrusu.Ancak,yeryüzünün her yerinden çıplak gözle ra-
hatlıkla gözüken Kur'an-Mecid'in aydınlık ışığıyla,son Elçi'nin her yerden duyulan ve iliklere işleyen
kadim sesi izale etmeye yetti de arttı bile,kavrayamadığına isyan etme hakkını kullanan şu ölümlü
beynime.
Şimdi...
Babamdan bana miras kalan ve ne acıdır ki,avam tarafından din zannedilip en küçük kırıntısından bile
taviz verilmek istenmeyen geleneksel mezhebim Hanefilik ile,araştırdığım,sevdiğim ve seçtiğim gön-
lümün mektebi Ehlibeyt arasında,tam sınır çizgisi üzerinde bağdaş kurmuş oturmaktayım,ömrümün yarıyı
çoktan geçtiği şu son zamanlarımda;vücudumu tepeden tırnağa ikiye biçecek olsalar şayet,yarı tarafım
sınırın bu yanına,öbür yarım öbür yana düşecek,tabiri caizse.Kalksam da,yeni emekleyen bir bebek gibi
adımımı öbür tarafa azıcık atacak olsam,başımda haşa Allah kesilen "dört duvarcılar","doğrucular","hakçılar"
"çok bilmişçiler" "fıka-i naciyeciler" zümresi bitiveriyor demoklesin kılcı gibi,alim Allah.Bitiyor da,bizim hoca
sapıttı,Alevi,şucu bucu oldu diye çır çır çığırıp,kimi morarıyor,kimi kızarıyor,kimi ter ter tepiniyor hırsından,
deli gibi."Dört mezhep var sen hiç duymadın mı ulan?" diye,parmaklarını hırsla havaya kaldırıp gözüme soka-
cakmış gibi havada sallayan asabibir hoca efendinin,dört parmağından ayrı duran beşinci parmağını göstererek
"mümkün olsa şu mereti keser atardım senin inadına!!" dediğini bilirim ben.
Şimdi...
Nebi'liğin tükendiği yerde,Nebi'lik bayrağının tek temsilcisi ve taşıyıcısı hakkına sahip olan Ehlibeyt mektebine
soruyorum:
Bir yanımdan bakıldığında neredeyse bir Şii gibiyim,şu son günlerimde mübalağa olmasın.Öbür yanımdan bakıl-
dığında ise dar mı desem geniş mi,üzerime bir türlü uyduramadığım Sünni elbisesini çıkarıp atamadığım kolayca
anlaşılır daha ilk bakışta.Şii'ce düşünüp,Sünni'ce uygulama yapan şaşkın biri olarak da nitelendirebilirsiniz siz
beni haklı olarak.İki yanlı,iki yönlü olan,muallakta durur gibi duran ben,hiçbiri değilimde de ,bir hiç miyim acaba?
Ben Şia'nın ikinci göbekten akrabasıyım,ya da en yakın kapı komşusuyum dersem,tarihin çöplüğünde eşine az
rastlanan böye garip bir terime ad verip,bir tarafına not eder mi acaba,tarih boyunca sellere,afetlere,yağmalara,
yalanlara,yangınlara yiğitçe göğüs geren,tarih kadar köklü,insan kadar şanlı Şia mektebi bunu,bilemem.
Ya da:
Kılıcım Hanefilik mezhebi ile ama,gönlüm seninle desem,samimiyetsiz ve tutarsız Kufe halkının İmam Hüseyin'e(as)
oynadıkları kalleş bir oyunun bir benzerini tekrarlamış olur muyum,istemeden ve de bilmeden?
En azından,ömrümün son demlerinde cenaze mi Şia mollarından herhangi biri defnetsin diye vasiyet etme yüzsüz-
lüğüne başvuracak olma mesela.Ali'ye rağmen Ali ile kavgaya tutuşmuş olan Zübeyr ile Talha'nın içler acısı vahim
durumuna düşerim diye korkuyorum Allah korusun.Biliyorsunuz,onlardan biri tam öleceğini anladığı sırada,can
havliyle Ali'nin adına Ali'nin askerlerinden birinin elini yakalayıp biat etmiş,aklanıp gitmişti aklı sıra, o büyük mah-
kemenin büyük hakiminin huzuruna.
Zübeyr ile Talha'nın bahsini ederken Allah korusun dediğime alınıp kırıldınız mı yoksa azizler?Söz buraya gelmişken
"Ali'yi inciten beni,beni inciten Allah'ı incitmiş olur" diyen Peygamber hadisi geldi de ister istemez burada aklıma,ondan.
İşte böyle.
Ekmeğini yediği yerin kılıcını salllamak zorunda kalan,bunu aşmayı becerse bile,tarih,toplum,bölge,boy,gelenek ve
görenek engellerini aşamayıp duygusunu dışarı vuramayan nice Fevzi Hocalar var bu toplumda,biliyorum.
Her şeye rağmen,yine de kabuğunu çatlatanlara,"ene"sine söz geçirenlere,putunu kırıp atmayı başaranlara benden
selam olsun,selam olsun.
FEVZİ GÜNER