PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Caferiliğin Doğuşu


igdirli
09-03-2007, 08:47 PM
Caferilik konusunu ele alan genellikle Ehl-i Sünnet mezheplerine mensup bazı yazarların, bu mektebe karşın çok olumsuz ve insafsızca bir tavır sergilediklerini esefle görmekteyiz, okumaktayız. Acınarak belirtmeliyiz ki, kuru taassupları yüzünden ne zahmet çekip bu mektebin öz kaynaklarına müracaat etme tenezzülünde bulunan, ne de böyle bir lüzumu gören, bu tip yazarlar, bu mektebi eleştirirken, bu mektebin muhalifleri tarafından uydurulduğu belli olan, bir takım yalan yanlış bilgilere ve hatta iftiralara istinat ederek onun; İslam dinini bölüp yıkmak amacıyla İslam dininin düşmanları tarafından ortaya çıkarılan, bir bölücülük hareketi olduğu iddiasında bulunabilecek kadar cüretkar ve kaygısız olabiliyorlar.

Hatta, hali malum bu yazarların, Hz. Resulullah (s.a.a)’ın Ehl-i Beyti ve seçkin ashabının yolu olan bu mektebi karalamak için onun, İslam dinini içten çökertmek gayesiyle Abdullah bin Seba ismindeki bir Yahudi dönmesi tarafından uydurulan bir mezhep olduğu safsatasını yapacak kadar ileri gittiklerine ve kitaplarında aslı astarı olmayan Abdullah bin Seba masalını ballandıra ballandıra anlattıklarına şahit olmaktayız.

Bu yazarlar, ilk olarak hilafet makamının aslında Hz. Ali’ye ait olduğu görüşünü ve hatta buna da yetinmeyip, Ali’nin Allah olduğunu iddia ettiğini, işte Ehl-i Beyt mektebinin temelinde böyle bir şahsın bulunduğunu döne döne kitaplarında zikrederler. Maksatlarıysa, Müslümanlara bu mektebi İslam dışı bir mektep olarak taktim etmek ve böylece onları, Hz. Resulullah’ın Kur’an’ın eşi olarak ümmetine emanet edip, kıyamete kadar bu ikisinin birbirinden ayrılmayacağını ve bu ikisine sarıldıkları taktirde asla sapmayacaklarını bildirdiği, Ehl-i Beyt’den uzak tutmaktır. Çünkü zalim Emevi hükümdarlarını aklamak ve onların İslam ve Müslümanlara reva gördükleri zulümleri tevcih etmek bunu gerektirir, bunun için başka bir alternatif bulunmamaktadır.

Oysa; tahkik ehli tarihçiler, adı geçen kişinin tarihte yaşamış olduğundan bile şüphe etmekte ve Emevi yandaşlarının Ehl-i Beyt mektebini karalamak amacıyla böyle bir düzme hikayeyi uydurduklarını açıkça ortaya koymaktalar. [22]

Bu hususta daha geniş bilgi edinmek için, araştırmacı insanları, merhum Abdulbaki Gölpinarlı’nın tercüme ettiği “Abdullah bin Seba’nın Masalı” adlı kitaba müracaat etmelerini tavsiye ederken, şu kadarını belirtelim ki, bu masal ilk olarak Taberi’nin tarihinde yer almıştır. Ancak bu masal birilerinin işine geldiğinden çok geçmeden Ehl-i Beyt mektebine saldırmak isteyenlerin diline destan olmuştur.

Abdullah bin Seba’nın masalını ilk olarak Taberi’nin naklettiğine işaret etmiştik. Şimdi Taberi’nin bu masalı kimden naklettiğine ve bu rivayetin senedinde kimin bulunduğuna kısaca bir göz atalım.

Taberi tek başına naklettiği bu masalı Sayf bin Amr Et-Temimi’den nakletmiştir. Bu kişi ise, bütün hadis ve biyografı alimlerinin nezdinde, Emevi yandaşlığına ilaveten, zındıklık, yalancılık, iftiracılık ve hadis uydurmacılığıyla meşhurdur.

Yahya bin Muin onu, “Sayf bin Amr Et-Temimi, hadis açısından çok zayıf biridir, bir kara para ondan daha hayırlıdır” şeklinde değerlendirir.

Ebu Davut onun hakkında: “Onun bir değeri yoktur, çok yalancıdır” diyor.

Nesai onu, “Zayıf biridir, hadislerine itina edilmez, sıka ve güvenilir değildir” sözleriyle eleştirir.

İbn-i Hayyan onun hakkında: “O, uydurma hadisleri nakleder, zındıklıkla itham edilmiştir, kendisi de yalan hadis uydurur” der.

İbn-i Edi ise şöyle der: “Seyef zayıf biridir, onun hadislerinden bazıları meşhurdur, ancak geneli münker hadislerdir, itina edilemez durumdadır.”

Hakim onu şöyle değerlendirir: “Onun hadisleri terkedilmiştir, kendisi de zındıklıkla suçlanmıştır.” [23]

Şimdi bu Abdullah bin Seba düzmesini dillerinden düşürmeyenlere sormak lazım. Acaba Peygamber-i Ekrem’in Ehl-i Beyti, Ammar-i Yasir, Ebuzer, Selman-i Farisi, Meysem-i Temmar, Ebu Eyyub-u Ensari gibi binlerce salih insan ile geçmişte ve şimdide milyonlarca Müslüman’ın tabi olduğu böyle bir mektebi, ulamanın zındık olarak nitelediği bir oyunbazın düzmeleriyle itham etmek ve onu hak mezhep olarak nitelendirdikleri mezhepler düzeyinde bile görmemek, açık bir zulüm ve insafsızlık değil de nedir?

Faraza Abdullah bin Seba denen bir kişi tarihte yaşamış olsa ve yalancı Seyf bin Amir’in düzmesi o sapık görüşü savunsa bile, bunun Ehl-i Beyt mektebiyle ne ilgisi vardır? Ehl-i Beyt mektebinin inancını Ehl-i Beyt’in kendinden mi yoksa bir paranoyaktan mı öğrenmek gerekir? Ehl-i Beyt mektebinin görüşlerini Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, kısacası on iki imam mı açıklamaya yetkilidir, yoksa kim olduğu, ne olduğu belli olmayan ruh hastası bir paranoyak mı? Özellikle ulemanın müfteri ve zındık olduğunu açıkça belirttiği Sayf bin Amir’in düzmelerine dayanarak bir mektep hakkında hükmetmeyi hangi akıl ve hangi vicdan kabul eder.

Ama Ehl-i Beyt mektebi inancında olmayan her yazar yukarıda bahsi geçen yazarlar gibi düşünmemiş, yazmamıştır. Onların içerisinde bu düzmenin Ehl-i Beyt mektebiyle yakından uzaktan bir ilişkisi bulunmadığını açıkça ortaya koyanlar da olagelmiştir.

Bu hususta Ehl-i Sünnet bilginlerinden Muhammed Kürd Ali şöyle yazıyor: “Caferi mezhebinin İbn-i Savda ismiyle maruf olan, Abdullah bin Seba’nın bidatlarındanolduğuna dair bazı yazarların ortaya sürdükleri görüşlerine gelince, bu sadece bir vehim olup, onların bu mezhep hususunda tahkike dayanan bilgilerinin azlığından kaynaklanmaktadır. Kim, Caferilerin adı geçen bu kişi hakkındaki görüşlerinden, Caferi mezhebini benimseyenlerin onun görüş ve fiillerinden ibraz ettikleri bizarlıklarından, Caferi mezhebi ulamasının istisnasız olarak bu kişiyle ilgili ortaya koydukları ta’n ve karalamalarından haberi olursa, bu iddianın doğruluktan ne kadar uzak olduğunu anlar.” [24]

Evet, Ehl-i Beyt mektebini kabul etmediği halde konuya biraz insaflıca yaklaşan yazarlar da olagelmiştir. Onlar, Ehl-i Beyt mektebinin de en azından sonradan İslam dini içinde ortaya çıkan, kendilerinin mensup oldukları herhangi bir müçtehidin yorum ve fetvalarından ibaret olan mezhepler türünden bir mezhep olarak algılanması gerektiğini belirtiyorlar.

Ancak bunlar da bu mektebin kendilerinin mensup oldukları mezheplere herhangi bir üstünlüğü olmadığını ve sıradan bir mezhep sayılması gerektiği mesajını vermek gayesiyle, bu mektebin doğuş tarihinin kendilerinin mensup oldukları mezheplerin doğuş tarihine yakın bir döneme denk geldiği üzerinde ısrarla duruyorlar.

Bu yazarlardan biri, Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı’dır. Ona göre, Şiilik (Caferilik) Hicri birinci asırdan sonra bir mezhep olarak teşekkül etmiştir. O, “Şiatu Ali” kelimesinin daha öncelerden Müslümanlar arasında kullanıldığını kabullenmekle birlikte, bunun Şiiliğin bir mezhep olarak bu kelimenin kullanıldığı tarihten itibaren var olduğuna delil teşkil etmeyeceğini savunur. Zira ona göre, bu kelime o günlerde günlük dildeki anlamı olan “taraftar” manasında kullanılırdı, belirli bir inanış tarzını ifade etmek anlamda değil.

O, bu görüşünü şöyle dile getirir: “Hz. Ali’nin bütün Müslümanlarca teslim edilen ve yüceltilen şahsi meziyetleri, ilmi, takvası, kahramanlığı, cesareti ve nihayet Hz. Peygamberin (s.a.s) amcasının oğlu, Medine’deki muâhât (Müslümanlar arasındaki kardeşlik akdi) sırasında kardeşi ve damadı oluşu söz konusu olduğu taktirde, bu hususlarla ilgili ilk tezâhürlerin daha Resulullahın (s.a.v.) sağlığında mevcut olması son derece doğru ve tabiidir. Ancak buradaki tezâhür, bir fırka veya ayrı bir zümre teşkil etmek şeklinde değil, mânevi bir bağlılık ve samimi bir dostluktur. Aynı şekilde gerek Sakîfe toplantısı [25] sonrasında, gerek Hz. Osman zamanında zuhur eden karışıklıklar sırasında Hz. Ali’ye teveccüh gösteren hareketleri ve Hz. Ali’nin hilafetinde onun yanında yer alan Müslümanların davranışları bir ‘fırka’ hareketinin tezâhürleri olarak değerlendirilemez.” [26]

Tarihte ve Günümüzde Caferilik kitabının yazarı İsmail Mutlu da bu yazarlardan bir diğeridir. O, yukarıda naklettiğimiz Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı’nın görüşünü aktardıktan sonra şöyle devam eder: “Biz de Şiiliğin birinci asrın sonlarında teşekkül ettiğini savunan yazarların görüşlerini daha isabetli buluyor ve bu hususta bu yazarların fikirlerine yer vermek istiyoruz.” [27]

O, daha sonra kendisi gibi düşünen İrfan Abdulhamid’in sözlerinive bu görüşüne delil olarak yer verdiği Zeydi imamlarından İbn-i Murtaza’nın sözlerini naklettikten sonra onlara teyit olarak şöyle devam ediyor:

“Gerçekten de İbn-i Murtaza’nın bu görüşü, Şia’nın Peygamberimiz zamanında veya Peygamberimizin vefatından sonra ortaya çıktığı görüşünü kesin bir şekilde reddetmektedir. Çünkü Şii kaynaklarda ismi geçen Ammar (r.a) gibi Sahabiler Hz. Ali’nin taraftarı olarak zikredilir ve Şiiliğin Peygamberimiz zamanında varlığına bu taraftarlık delil olarak gösterilir. Oysa bu Sahabilerin Hz. Ali’yi sevmeleri daha önce de ifade ettiğimiz gibi, ıstılahî manada bir taraftarlık değildi. Nitekim yukarıdaki ifadelerde de dikkat çekildiği gibi, bu Sahabiler ne Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’den ayrılmışlar, ne de onlara sövmüşlerdir. Eğer bunlar iddia edildiği gibi, ıstılahî manada Şii olsalardı, bu iki Sahabiden uzaklaşmaları, onlara sövmeleri, onların verdikleri vazifeleri yapmamaları gerekirdi. Bu durum Şiilikteki takiyye, yani inancını gizleme ile de izah edilemez. Çünkü bu iki halife döneminde Müslümanlara en ufak bir baskı uygulanmıyordu.” [28]

Evet bu yazarlar, Ehl-i Beyt mektebinin (Caferiliğin) doğuş tarihini mümkün olduğu kadar kendilerinin müntesip oldukları mezheplerin ortaya çıkış tarihine yakınlaştırmaya çalışıyorlar. Onların bu çabalarını doğal karşılamak gerekir. Onların, Ehl-i Beyt mektebini İslam dini üzerinde yapılan sıradan bir yorum tarzı değil de, İslam dininin devamı olarak algılamalarını bekleyecek değiliz ya. Onlar başka türlü düşünemezler. Aksi taktirde kendi gidişatlarını tevcih etmekten aciz kalırlar.

Ama acaba durum onların çizdiği tablodan mı ibarettir? Yoksa başka bir şey mi vardır? İşte bunu anlamak için, Asr-i Saadet’e dönüp, Ehl-i Beyt mektebinin bel kemiğini teşkil eden öğretisinin (imamet anlayışının) bizzat İslam dininin metninde yer alan bir öğreti mi, yoksa Ehl-i Beyt mektebine mensup olanların sonradan içtihat ederek İslam dinine getirdikleri bir yorum mu olduğunu anlamak zorundayız.

Bilindiği üzere, Ehl-i Beyt mektebinin (Caferiliğin) bel kemiğini teşkil eden öğretisi, imamete dair inancıdır. Ehl-i Beyt mektebi, Hz. Resulullah (s.a.a)’dan sonra İslam ümmetinin önderliğinin başta Hz. Ali olmak üzere On iki Ehl-i Beyt İmamı’na ait olduğu, onların Allah Teala’nın tayini ve Hz. Resulullah’ın açıklamasıyla belirlenen İlahi önderler oldukları inancındadır. Kim, bu inancı kabul ederse, diğer teferruatta başka türlü düşünse bile Caferi’dir. Aksi taktirde diğer teferruatta Ehl-i Beyt mektebiyle birleşse de Caferi değildir.

Elbette yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, bu mektebe Hz. İmam Cafer-i Sadık (a.s)’ın döneminden sonra “Caferiyye” Caferilik ismi verilmiştir. Bu, o mektebin o Hazret’in döneminde doğduğu anlamına gelmemektedir. Hayır, bu mektep Hz. Resulullah’ın döneminden itibaren vardı. İsmi de Caferilik değil, Ali taraftarlığı anlamına gelen, Ali Şialığı (Şiat-u Ali) idi. Sadece o Hazret’in döneminde bu mektebin öğretileri, Hz. İmam Cafer Sadık (a.s)’ın çabalarıyla daha yaygınlık kazandığı için, Şialık ismine Caferilik ismi de eklenmiştir.

Peki, bu mektebin bel kemiğini teşkil eden bu öğretisi, İslam dininin öğretileri içerisinde yer almış mıydı? Birileri; “bu sizin iddianızdır. İslam dininin öğretileri içerisinde böyle bir şey yoktur” diyebilirler. Yani, bu mektebin bizzat Hz. Resulullah’ın döneminden itibaren başlaya gelebilmesi için, bu öğretinin açıkça ya İslam dininin ana temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim, ya da Hz. Resulullah’ın sünnetinde yer bulması gerekir. Aksi taktirde bu öğreti, içtihat sonucu İslam dinine getirilen bir yorumdan öteye gitmez. Acaba Kur’an-ı Kerim veya Hz. Resulullah (s.a.a)’ın sünnetinde Ehl-i Beyt İmamları’nın imametine dair bir açıklama var mıdır? İşte bunun için İslam dininin öğretilerini bir daha gözden geçirmemiz gerekir.

Ehl-i Beyt mektebi, bu inancının hem Kur’an-ı Kerim, hem de daha açık ve net olarak Hz. Resulullah (s.a.a)’ın sünnetinde yer aldığı görüşündedir. Buna kanıt olarak da Kur’an-ı Kerim’in ilgili ayetleriyle, Hz. Resulullah’ın sünnetinden örnekler zikrediyor. Biz bu kanıtlarından bazılarına sitemizin kitap bölümünde yayınladığımız “Ehl-i Beyt Mektebi’nde Temel İnançlar” adlı kitabımızın “İmamet” bölümünde değinmişiz. İsteyenler oradaki delilleri görebilirler.

Ancak burada şu kadarını belirtelim ki Ali Şialığı, yani Hz. Resulullah (s.a.a)’dan sonra ümmetin imametinin Hz. Ali’ye ait olduğu inancı, bizzat Hz. Resulullah’ın öğretileriyle başlamış ve Hz. Resulullah’ın döneminden itibaren ashabın önde gelenlerinden büyük bir bölük bu inanca sahip olmakla meşhur olmuş, hatta daha ötesi, Ali Şialığı ismini bizzat Hz. Resulullah bu bölüğe vermiştir. Bu inanç, özellikle de Hz. Resulullah (s.a.a)’ın dünyadan rihlet etmesiyle ortaya çıkan birinci halife Ebu Bekir’in hilafete seçilmesi olayı karşısında hem Hz. Ali (a.s)’nin aldığı tavır, hem de Hz. Ali’nin imam olması gerektiği inancıyla ashaptan büyük bir topluluğun Ebu Bekir’e biat etmeyi reddederek, Hz. Ali’nin etrafında toplanmasıyla daha da belirginlik kazanmıştır.

Bu mevzudaki bilgiler, yalnızca Ehl-i Beyt kaynaklarında yer almamıştır. Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kaynaklarını inceleyen her insan, kolaylıkla bu hususta yeterli bilgi elde eder. Bu hususta biz, Ehl-i Beyt kaynaklarında yer alan rivayetlerle değil, bizzat Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin rivayetlerinde yer alan bir -iki hadis zikredeceğiz:

Suyûti, “ed-Dürr-ül Mensur Fi Tefsiri Kitabullahi Bil Me’sur” adlı tefsir kitabında İbn-i Asakir rivayetiyle Cabir bin Abdullah’tan tahric ederek demiştir ki: “Hz. Peygamber (s.a.a)’in yanındaydık; Ali (a.s) çıkageldi. Hz. Peygamber (s.a.a) buyurdu ki: “Nefsim kudret kabzasında olan Allah’a andolsun ki, bu ve şiası, kıyamet gününde kurtulmuşlardır, muratlarına ermişlerdir.” Derken, “İnanlar ve iyi işlerde bulunanlar ise; işte onlar, yaratılmışların en hayırlılarıdır” [29] ayeti nazil oldu.” [30]

İbn-i Adiyy, İbn-i Abbas’tan tahric eylemiştir; demiştir ki: “İnananlar ve iyi işlerde bulunanlar ise; işte onlar, yaratılmışların en hayırlılarıdır” ayeti indiği zaman Resulullah (s.a.a) Ali’ye, “Onlar sensin ve şiandır; kıyamet günü Allah rızasını kazanmış ve ondan razı olmuş bulunacaksınız” buyurdu.” [31]

İbn-i Mardavayh Hz. Ali (a.s)’den rivayet ve tahric eylemiştir; demiştir ki: “Resulullah (s.a.a) bana, Allah Teala’nın “İnananlar ve iyi işlerde bulunanlar ise; işte onlar, yaratılmışların en hayırlılarıdır” ayetini duymadın mı? Onlar sensin ve senin şiandır; benimle onların buluşacakları yer, Kevser havuzunun yanıdır; ümmetler hesaba geldikleri zaman onlar, yüzleri ak olarak çağrılacaklardır” dedi. [32]

Bu hadislerin bir kısmını de İbn-i Hacer, Darukutni’den tahric ederek “Savaik-ül Muhrika” adlı kitabında zikreder. Ümmi Seleme (r.a) Hz. Peygamber (s.a.a)’in “Ya Ali, sen ve ashabın cennettesiniz” buyurduğunu rivayet etmiştir.

İbn-i Hacer’in nakline göre, Hafiz Cemaluddin Zerendi İbn-i Abbas’tan tahric eylemiştir; demiştir ki: “Hz. Resulullah (s.a.a), Allah Teala’nın “İnananlar ve iyi işlerde bulunanlar ise; işte onlar, yaratılmışların en hayırlılarıdır” ayeti nazil olduğunda, Hz. Ali’ye: “Ya Ali, onlar sen ve senin şiandır. Kıyamet günü Allah’a, onun rızasını kazanmış ve ondan razı olmuş bir halde kavuşacaksınız; düşmanın ise, kızgın ve elleri boynuna bağlı olarak ulaşacaktır” buyurdu.” [33]

İbn-i Asir de bu hadise “en-Nihaye” adlı kitabında yer vererek, Hz. Peygamber (s.a.a)’in “Ya Ali, sen ve şian, Allah’a, onun rızalığını kazanmış ve ondan razı olmuş bir halde kavuşacaksınız; düşmanınız ise, kızgın ve ellerini boynuna bağlı olarak ulaşacak” buyurduğunu, sonra da ellerini nasıl bağlı olduğunu göstermek için ellerini boynuna götürdüğünü zikreder. [34] Bu hadisi İbn-i Hacer, ‘Savaık’ında ve diğerleri başka yollardan tahric ederler ki, bu da hadisin, hadis erbabı katında şöhretine delalet eder.

Yine Zamahşeri, ‘Rabi-ül Abrar’ adlı kitabında Hz. Resulullah (s.a.a)’dan rivayet eder; buyurmuştur ki: “Ya Ali, kıyamet günü olunca ben yüce Allah’a sığınırım, sen benim kuşağıma yapışırsın; benimle Allah’a tevessül edersin; evladın sana yapışırlar, evladının şiası da onlarla Allah’a tevessül ederler.”

Görülüyor ki, Ali şiası (Ali taraftarlığı) terimi, bizzat Hz. Resulullah (s.a.a)’ın sözlerinden alınmadır. Sanki Hz. Resulullah (s.a.a) Hz. Ali hakkında buyurmuş olduğu “Ben kimin mevlası (efendisi) isem Ali de onun mevlasıdır, [35] Ali’nin konumu bana nispet, Harun’un Musa’ya olan konumu gibidir, [36] Ali benim kardeşim, yardımcım ve vasimdir, [37] Ali benim ilmimin kapısıdır, Ali benden sonra her mü’minin velisidir, [38] Ali’yi sevmek iman, Ali’ye buğzetmek ise münafıklık nişanesidir, Ali hakladır, hak da Ali iledir; hak Ali’nin ekseninde döner, [39] Ali Kur’an’ladır, Kur’an da Ali iledir; Havz-u Kevser başında bana kavuşuncaya kadar bu ikisi birbirinden ayrılmazlar [40]ve benzeri yüzlerce tavsiye ve tekitlere rağmen, ashabının ve onlardan sonra gelen ümmetinin Hz. Ali hususunda iki gruba ayrılacaklarını, bir grubunun Ali’nin yanında yer alıp Ali şiası olurken, ikinci grubun Ali’den kopacağını önceden görüyor ve biliyordu. Dolayısıyla bu ikazlarla onları uyarıp, Ali’den ayrılmanın İlahi gazapla sonuçlanacağını bildiriyordu ki, her yönden galip hüccet Allah’ın ve Allah Resulü’nün olsun ve yarın kimse, ben bunun farkında değildim, deme bahanesi arkasına saklanmasın.

Evet, İslam tarihinin Asr-i Saadet’le ilgili bölümünü biraz devşirdiğimizde, Hz. Resulullah (s.a.a)’ın ashabının, Ehl-i Beyt’i üstün görüp, öne geçiren Kur’an-ı Kerim ayetleri ve Hz. Resulullah (s.a.a)’ın kendinden sonra Hz. Ali’nin İslam ümmetinin imamı olmasını istediğini ortaya koyduğu, yukarıda örneklerine işaret ettiğimiz açıklamaları karşısında iki gruba ayrıldıklarını görmekteyiz. Bir grup, nass karşısında içtihat etmenin caiz olmadığını kabullenerek, Hz. Resulullah (s.a.a)’ın bu açıklamaları ve Kuran-ı Kerim’in Ehl-i Beyt’i üstün görüp, öne geçiren ayetlerine hiçbir yorum getirmeden teslim olurken, ikinci grup, bu hususta kendi içtihat ve görüşlerine yer verir ve görüşleri, herhangi bir gerekçeyle farklı olduğu taktirde, kendi görüşlerini öne geçiriyorlardı. Bu bölünme hatta Hz. Resulullah (s.a.a)’ın kaydı hayatta bulunduğu dönemde bile ihsas ediliyordu. Ashaptan bir grup, özellikle Hz. Ali’ye yakınlığı ile tanınırdı. Öyle ki, bunlar “Şiatu Ali” (Ali Taraftarları) olarak tanınır ve bu isimle anılırlardı. Buna karşın ashabın içerisinde kalbinde Ali’nin düşmanlığını taşıyanlar da vardı. İbn-i Abbas diyor: “Biz, kimin münafık olduğunu, onun Ali’ye karşı olan düşmanlığıyla tanır, teşhis ederdik.” Bu ölçeği, Hz. Resulullah (s.a.a) onlara vermişti. Çünkü Hz. Resulullah (s.a.a), ashabına, Ali’yi sevmenin iman, Ali’ye karşı düşman olmanın da münafıklık nişanesi olduğunu bildirmişti. Ashaptan bazıları da, ne Hz. Ali’ye karşı kalbinde düşmanlık hissediyor, ne de Hz. Ali’nin şiası sayılacak kadar, o Hazret’e yakınlık gösteriyorlardı.

Bütün sahabe, Ali’nin şiası olsaydı, bir bölüğü “Ali’nin şiası” diye anılmazdı. Gerçekten de Hz. Peygamber’in zamanında da Ali taraftarları olan, onu imam bilen; Hz. Peygamber’in sözlerini şerh ve tefsir eyleyen, hikmetlerini hükümlerini tebliğ eden zat olarak onu tanıyan sahabe az değildi. İşte Ali şiası sözü, bu bölüğe ait bir hususu ad olmuştu. Nitekim lügat ehli de bunu söylemiştir. Nihaye’ye, Lisan-ül Arab’a ve emsali diğer lügat kitaplarına müracaat edilirse bu adın, Ali’ye uyanlara, evladına ve onların taraftarı olanlara verildiği görülecektir.

Şia sözünün, Ali’yi seven ve ona buğzetmeyen ashabın tamamına söylendiğini ileri sürmek doğru bir yorum olamaz. Çünkü bir kimseyi sevmek ve ona buğzetmemek, tek başına onun şiası olmak için kifayet etmez; burada bir hususiyetin de olması gerekir ki bu da, o şahsa uymak, onun tarafını tutmaktır. Bu özellik olmadan birisine, birisinin şiasıdır demek, ancak mecazi bir itibarla olabilir. O halde bu sözle, ashaptan bir kısmının kastedildiği şüphe götürmez bir olaydır ki onlarda bulunan bir özellik, onları diğer ashaptan ayırmış ve kendilerine bu ismin verilmesini sağlamıştır. Bu özelliğin diğer ashapta da olmadığı da bellidir. Çünkü aksi taktirde yalnızca onlara Ali şiası denilmezdi.

Ebu Hatem-i er-Razi diyor: “İslam dini içinde Resulullah (s.a.a)’in döneminde ilk ortaya çıkan isim “Şia” ismidir. Bu isim, Ali’ye yakınlıklarıyla meşhur olan ashaptan dört kişinin: Ebuzer, Salman, Miktad ve Ammar’ın lakabı idi.” [41]

Hatib-i Bağdadi “el- Kifaye” adlı kitabında diyor ki; Ebu Abdullah bin Ahrem el-Hafiz’a, Buhari’nin neden Sahabe Ebu Tufeyl’den hadis nakletmediği sorulunca; “Çünkü o Ali bin Ebu Talib’in şiası idi” cevabını verdi.” [42]

İbn-i Haldun ise şöyle yazıyor: “Ashaptan bir grup, Ali’nin taraftarlığını yapıyor, onun hilafete diğerlerinden daha layık olduğunu savunuyorlardı. Ancak ondan başkasının hilafete seçildiğini görünce, buna çok hüzünlenip üzüldüler. Fakat dinde sabit kadem olduklarından ve birlik ve beraberliğe çok önem verdiklerinden kendi aralarında izhar ettikleri hüzün ve üzüntülerine ilaveten fazla bir itirazda bulunmadılar.” [43]

Ustad Muhammed Kürd Ali ise demiştir ki: “Ashabın büyüklerinden bir grup, Hz. Resulullah (s.a.a)’ın döneminden itibaren Ali taraftarlığı ile tanınmaktaydı. Bu cümleden biri, Salman-i Farisi’dir. O; “Biz Hz. Resulullah’a Müslümanların hayrını istemek, Ali bin Ebu Talib’i imam edinip, onu sevmek üzere biat eyledik” derdi. Bunlardan bir diğeri de, Ebu Said-i Hudri’dir. O; “İnsanlar beş şeye emredildiler, onlar ise onların dördüne amel edip, birini de terk ettiler” derdi. Ona: “Amel edilen o dört şeyin ne olduğu sorulunca da, o: “Namaz, zekat, Ramazan ayının orucu ve hac” diye cevaplandırdı. Bu arada ona: “İnsanların terk ettiği o bir şey neydi?” denince de, O: “Ali bin Ebu Talib’in velayeti” cevabını verirdi. Ona: “Bu da mı onlarla beraber farzdı?” diye sorulunca da, O: “Evet” derdi. Bu sahabelere, Ebuzer el-Gaffari, Ammaber bin Yasir, Huzeyfe bin Yeman, Züşhadeteyn Huzeyme bin Sabit, Ebu Eyyub-i Ensari, Halid bin Said bin el-Ass ve Kays bin Sa’d bin Ubade gibilerini de misal olarak zikredebiliriz.” [44]

Ünlü Ehl-i Sünnet yazarı doktor Sübhi Salih ise bu hususta şöyle der: “Hz. Resulullah (s.a.a)’ın döneminde bile sahabe içerisinde Hz. Resulullah’ın damadı Ali’nin taraftarlığını yapanlar bulunmaktaydı. Ebuzer el-Gaffari, Mikdat bin Esved, Cabir bin Abdullah, Ubey bin Ka’b, Ebu Tufeyl Öber bin Vaile, Abbas bin Abdulmuttelip ve bütün oğulları, Ammar bin Yasir ve Ebu Eyyub-i Ensari bu cümleden ashap arasında yer almaktaydı.” [45]

Abdullah Emin ise, Şiilik hakkında şöyle der: “Şiiliğin temeli, hilafet husussunda Ali efendimizin yanında yer alıp, bu önemli mevkie onun daha layık olduğu inancıyla ona yardım eden ashaba dayanmaktadır.” [46]

Ustad Muhammed Abdullah İnan ise bu konuda şunları yazıyor: “Şiiliğin ilk olarak Haricilerin bölünmesi esnasında ortaya çıktığını sanmak bir hatadır. Aslında Şiilik, Allah Teala’nın: “En yakın aşiretini uyar” [47] emrini indirdiğinde, Allah Resulü’nün yakın akrabalarını toplayıp onlara peygamberliğini açıkladığı sırada onlardan bir cevap gelmezken, Hz. Ali’nin Peygamber-i Ekrem’e iman ettiğini ve her sahnede kendilerinden yardımını esirgemeyeceğini ilan etmesi üzerine,Allah Resulü’nün Hz. Ali’ye işaretle onlara: “Bu, benim kardeşim, vasim ve sizin içerinizdeki halifemdir; onu dinleyin ve ona itaat edin” açıklamasını yaptığı dönemden itibaren ortaya çıkmıştır.” [48]

Bütün bu açıklamalar şunu gösteriyor ki, Hz. Resulullah (s.a.a)’ın ashabı, Hazret’in kendinden sonra başta Hz. Ali (a.s) olmak üzere, Ehl-i Beyt İmamları’nın İslam ümmetinin önderleri olmasına dair olan isteği ve Kur’an-ı Kerim’in Ehl-i Beyt’i üstün tutup, öne geçiren ayetleri karşısında iki ana kola ayrılmıştır.

Bir kol, Peygamber-i Ekrem’in ve Kur’an-ı Kerim’in bu yöndeki açıklamaları karşısında hiçbir yorum yapmaksızın teslim olmuş, Hz. Resulullah (s.a.a)’ın döneminden itibaren ağırlığını bu yönde koymuş ve Hz. Ali başta olmak üzere, Ehl-i Beyt’in öne geçmesini istemiş, bunu savunmuştur.

Ancak Hz. Resulullah’ın rihletinden sonra, kendileri gibi düşünmeyen ashap tarafından herhangi bir gerekçeyle bunun önünün tıkandığını görünce de, yine başta Hz. Ali olmak üzere Ehl-i Beyt’i örnek alarak, hüzünlenmiş ve cari gidişata itiraz etmişse de, Hz. Resulullah (s.a.a)’ın rihlet etmesiyle henüz yeni filizlenmekte olan İslam dininin dağılıp yıkılmasını beklemekte olan İslam düşmanlarına bir fırsat vermemek gayesiyle fazla ileri gitmemiş ve İslam’da, kapanmasına imkan bulunmayacak bir gedik açılmasına meydan vermeyerek, birlik ve beraberlik yolunu seçmiştir.

İkinci kol ise, Kuran-ı Kerim’in ve Hz. Resulullah (s.a.a)’ın bu açıklamaları karşısında, kendileri için içtihat etme hakkı tanımış ve Hz. Ali’nin henüz genç olduğu ve hilafete daha yaşlı birinin geçmesi gerektiği, yahut Hz. Ali’nin kafirlerden bir çoğunu öldürmüş olması nedeniyle Arap kabilelerinin kolay kolay ona boyun eğmeyeceğini, ya da hem nübüvvet hem de hilafetin Haşımoğulları’nda olmaması gerektiği, yahut Hz. Resulullah’ın kendinden sonra Hz. Ali’nin Müslümanların önderi olmasına dair olan isteğinin, bir İlahi emir olmayıp, akrabalık ve benzeri sebeplerden dolayı Hazret’in şahsi görüşü olduğu gibi mülahazalarla Hz. Resulullah (s.a.a)’ın rihletinden hemen sonra, mübarek naşının gusül ve kefeniyle ilgilenmeyi Hz. Ali ve yaranına terk edip, Hz. Ali ve yaranının yokluğundan da yararlanarak, “Sakife” denen yerde toplanarak birinci Halife Ebu Bekir’in başa geçmesini sağladı.

Ancak Hz. Ali ve yaranı bu hareketi meşru kabul etmeyip Ebu Bekir’e biat etmeği reddetti. Hatta Sahih-i Buhari’nin Hayber gazvesi babında geldiği üzere, Hazret altı ay gibi uzun bir süre bu muhalefetini devam ettirip, biat etmekten sakındı. Fakat Müslümanların bu dağılmışlığından İslam dininin pusuda bekleyen iç ve dış düşmanlarının istifade etmeğe çalıştıklarını ve bu durumu sürdürmenin İslam’da telafisi mümkün olmayacak bir gedik açacağını görünce de, Hz. Resulullah (s.a.a)’dan aldığı tavsiyeye uyarak, kendi tabiriyle zehirden daha acı olsa bile ağzının yarını yutkundu. Gözünde diken kalmış ve boğazında kemik tıkanmış bir insanın durumunda olsa bile sabretmeyi daha yeğ buldu. Ancak yine de başa geçmişlerden İslam ve Müslümanların yararına olan nasihatlerini esirgemedi ve karşılaştıkları her zorlukta onların imdadına koştu. Ona tabi olan sadık yarları da mevlalarını taklit ederek aynı siyaseti sürdürdüler.

Görüldüğü üzere, Ehl-i Beyt mektebinin temelini teşkil eden Hz. Resulullah (s.a.a)’dan sonra İslam ümmetinin imamet ve önderliğinin Hz. Ali’ye ait olduğuna dair inancı Peygamber-i Ekrem’in kaydı hayatta bulundukları dönemden başlamış, Hazret’in dünyadan göçmesinden hemen sonra Ebu Bekir’in hilafete seçilmesinin gündeme yerleşmesiyle de daha belirginlik kazanmıştır. Peygamber-i Ekrem’in dünyadan göçmesinden hemen sonra İslam ümmetinin önderliği hususunda cereyan eden olaylardan azıcık haberi olan hiçbir kimse bu hakikati inkar edemez.

Fazl bin Abbas’ın, Sakife’de cereyan eden Ebu Bekir’in hilafete getirildiği haberinin yayılır yayılmaz, orada toplanmış olan topluluğa hitaben söylemiş olduğu: “Ey Kureyş topluluğu, hilafet sizin hakkınız değildir. Biz onun ehliyiz, siz değil. Bizim efendimiz (Hz. Ali) ona sizden daha evladır” [49] sözü işte bu inanca dayanmaktadır.

Hz. Ali ve yaranının Ebu Bekir’e biat etmeği ret etmesi de bu inançtan dolayıdır. Tarih-i Yakubi bu hadiseye işaretle şunları yazıyor: “Muhacir ve Ensar’dan bir topluluk Ebu Bekir’e biat etmeyi reddedip, Ali’nin yanında yer aldılar. Abbas bin Abdulmuttelib, Fazl bin Abdulmuttelib, Zübeyr bin Avam bin As, Halid bin Said, Mikdat bin Amir, Selman-i Farisi, Ebuzer el-Gaffari, Ammar bin Yasir, Bera bin Azib ve Ubey bin Ka’b bu cümleden ashap arasında bulunmaktaydı.” [50]

Böylece Hz. Resulullah (s.a.a)’dan sonra İslam ümmetinin önderliğinin Hz. Ali’nin hakkı olduğunu savunan güçlü bir topluluk ortaya çıkmıştı. Onlar, Sakife’de cereyan eden Ebu Bekir’in hilafete getirilmesi olayına itiraz ediyor ve konunun tekrar gözden geçirilerek hilafet mevkiinin Hz. Ali’ye devredilmesini talep ediyorlardı. Onlar, Hz. Fatime’nin evinde toplanıyor, Sakife’de cereyan eden hadisenin, İslam ümmetinin önderliği hususunda karşılaşılan bir talihsizlik olduğunu ve bunun nasıl önlenebileceğini tartışıyorlardı.

Yakubi bu hususta şunları yazıyor: “Ebu Bekir ve Ömer’e Ensar ve Muhacirlerden bir bölüğün Ali ile birlikte (muhalefet kastıyla) Resulullah’ın kızı Fatime’nin evinde toplandıkları haberi ulaştı. Bunun üzerine, bir grupla birlikte hareket edip o eve hücum ettiler...” [51]

Ehl-i Sünnet’in büyük alimlerinden İbn-i Kuteybe ise, bu olayı şöyle anlatıyor: “Ebu Bekir (r.a), bir grubun kendisine muhalefet amacıyla Ali (a.s)’ın evinde toplandıklarını öğrenince, Ömer’i onlara gönderdi. Ömer, Ali’nin evine gelip onlara seslendi, ama onlar dışarı çıkmayı reddettiler. Bunun üzerine Ömer, odun getirilmesini istedi ve: “Ömer’in canı elinde olana andolsun ki, ya dışarı çıkarsınız, ya da evi içindekilerle birlikte yakarım” dedi.[52]

Tarihçiler, bu olayda Ömer’e, evde Peygamber-i Ekrem’in kızı Fatime’nin de bulunduğunun hatırlatıldığını, Ömer’in de: “Hatta o bile olsa, yine yakarım” cevabını verdiğini ve bu hengamede Hz. Fatime’nin yüce sesle: “Ey babam, ey Resulullah, senden sonra şu İbn-i Hattab ve İbn-i Ebu Kuhafe’nin elinden çektiklerimiz nedir?” diye feryat ettiğinide kaydetmekteler.[53]

Evet, Ömer’in deyimiyle “felteten” düşünülmeden aceleyle gerçekleştirilen Ebu Bekir’e biat meselesi, artık onlara her şeyi unutturmuştu. Artık ne Allah Teala’nın “De ki, ben çektiğim zahmet karşılığında sizden akrabalarımı sevmekten başka bir ücret istemiyorum” [54] ayetini hatırlıyor, ne de Peygamber-i Ekrem’in “Fatime benim pare tenimdir; kim, onu incitirse, beni incitmiştir; kim de beni incitirse, Allah’ı incitmiştir” sözü onları ilgilendiriyordu. Değil Peygamber’in biricik kızı Fatime’yi incitmemek; onlar bu uğurda Fatime-i Zehra, Hz. Ali ve cennet gençlerinin efendileri Hz. Hasan ve Hüseyin de dahil olmak üzere, o gün o evde toplanan herkesi diri diri yakmayı bile göze almışlardı.

Evet, onlar hilafet uğruna her şeyi göze almışlardı; ne pahasına olursa olsun mutlaka bu makamı elde etmeleri gerekirdi. Artık Peygamber-i Ekrem’in izin almadan içeri girmediği ve Fatime’den izin gelinceye kadar dışarıda beklediği kapıyı tekmeyle kırarak, yahut ateş vurup yakarak içeri girmek onlar için fark etmezdi. Onlar için mühim olan, muhalefet amacıyla içeride toplanmış olanların dışarı çıkarılması ve hangi yöntemle olursa olsun, onların bu emellerini suya düşürebilecek bu muhalefet hareketinin çok büyümeden bastırılmasıydı.

Şimdilik olayın bu yönü bizi ilgilendirmiyor. Onlar, Peygamber’in Ehl-i Beyt’ine karşı gösterdikleri bu cefalarının hesabını Allah’a vereceklerdir. Bizim burada üstünde durmak istediğimiz husus, bu değildir. Bizi ilgilendiren, o gün Hz. Ali ve ona tabi olan ashabın önde gelenlerinden büyük bir bölüğün, onların hilafet kararlarını tanımamaları ve bu hususta hakkın Ali’ye ait olduğunu savunmalarıdır. İşte bu, biz Ehl-i Beyt mektebinin inanıp savunduğu şeydir. Bu, bizim inancımızın sonradan değil, o zamandan beri var olduğunu göstermektedir. Bu, bazı yazarların ısrarla ispatlamaya çalıştığı, Ehl-i Beyt mektebinin Peygamber-i Ekrem’den sonra İslam ümmetinin önderliğinin Hz. Ali’ye ait olduğu inancının çok sonraları doğduğuna dair iddialarını suya düşürmektedir. İşte bizim vurgulamak istediğimiz husus budur. Bütün bu olup bitenler, Ehl-i Beyt mektebinin, temelini Kur’an-ı Kerim’in ayetleri ve Hz. Resulullah (s.a.a)’ın sünnetinde bulan, İslam ümmetinin önderliğinin, başta Hz. Ali olmak üzere Ehl-i Beyt’e ait olduğu temel inancının, Peygamber-i Ekrem’in kendi döneminden başladığını, Hazret’in vefatından sonra ortaya çıkan hilafet meselesinde de, varlığını daha belirgin olarak hissettirdiğini açıkça gözler önüne sermektedir.

sakine gökmen
12-31-2007, 09:45 AM
ya ben tam olarak bişey anlamadım bana daha açık bir şekilde anlatırmısınz.yanı caferılık tam olarak ney oluyor?alevi mi oluyorlar yanı alevılerede caferi diyebılırmıyız.bırde inanç olarak nasıl bır yol izlıyorlar.cvp verırsenız sevınırım.şimdiden teşekkurler.

AlevîGenç
12-31-2007, 05:13 PM
"Bismillahirrahmanirrahim"


Soru-72: Ben Hanefi mezhebinden olan bir Ehl-i Sünnet Müslümanıyım. Benim öğrendiğim kadarıyla hak olan mezhep dört tanedir. Peki Caferilik gerçekten hak mezhep midir? Eğer öyle ise, neye dayanarak bu savunuluyor? Eğer bu sorumu cevaplarsanız beni çok mutlu edersiniz. Şimdiden Allah razı olsun. Allah'a emanet olun.


Cevap-72: Aziz kardeşim, sorunuzda dört mezhebin hak olduğu görüşünü ileri sürerek Caferi mezhebinin hak olup olmadığını ve delillerini soruyorsunuz? Cevabınıza gelince, Kur'ân-i Kerim buyuruyor ki: "Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur." (İsra, 36) Bu âyetten anlaşıldığı üzere insan, bilgisi olmadan bir yargıda bulunması ve bir şeye bağlı olması caiz değil ve Allah karşısında böyle bir tutumundan dolayı insan mutlaka sorumlu tutulacaktır. Şimdi "Dört mezhep haktır" görüşünü inceleyerek bu görüşün sağlam bir delilinin olup olmadığını araştıralım.
1-Dört mezhebin kurucuları şunlardan ibarettir:
1-Ebu Hanife, Numan b. Sabit el-Kufi Hicri 80'de doğmuş ve Hicri 150'de vefat etmiştir.
2-Malik b. Enes, Hicri 93'de doğmuş ve Hicri 179'da vefat etmiştir.
3-Muhammed b. İdris Şafii, Hicri 105'de doğmuş ve Hicri 204'de vefat etmiştir.
4-Ahmed b. Hanbel Hicri 164'de doğmuş ve Hicri 241'de vefat etmiştir.
Görüldüğü gibi bu dört mezhebin hepsinin temelleri Peygamber (s.a.a)'den en az yüz yıl sonra atılmaya başlanmıştır. Birinci ve ikinci hicri yüzyılda Ehl-i Beyt'i ilmi merci' olarak bilenler, bundan sonraki dönemlerde olduğu gibi, şer'i konularda Ehl-i Beyt'e bağlı kalmışlardır.
Ama Ehl-i Beyt'e bağlı olmayan Müslümanlar ise bu mezheplerden hiç birine bağlılık söz konusu olmadan yaşayıp dünyadan gitmişlerdir. Mezheplerin dörtle sınırlandırılması her hangi bir şer'i delile dayanmamaktadır. İkinci hicri yüzyıldan başlayarak Ehl-i Beyt'i ilmi merci' olarak kabul etmeyen Müslümanlar, çeşitli mezheplere bölünmüşlerdir. Böylece onlarca fıkhi mezhep ortaya çıkmıştır. Ancak Abbasî halifelerinin ve onlardan sonraki bazı yöneticilerin baskıları neticesinde bu dört mezhep resmi mezhep olarak yayılmış ve mezhepler dörtle sınırlandırılmaya çalışılmıştır.
Meşhur ve muteber tarihçi Makrizi "El-Hutat" adlı eserinde bu hususta şöyle yazıyor:
"Kadı Ebu Yusuf Hicri 170'de Abbasi Halifesi Harun Reşid tarafından kadılık makamına atandı; o işini sürdürerek baş kadılık makamına kadar yükseldi. O bu makamda Horasan'dan ta Şam'a kadar bütün beldelerde özellikle Ebu Hanife'yi taklit edenleri bu makama atamaya dikkat ediyordu. Böylece Hanefi mezhebinin yayılmasında Ebu Yusuf en büyük rolü oynadı." Doğuda Hanefi mezhebinin yayılmasıyla birlikte Batı'da (Afrıka'da) Ziyad b. Abdurrahman vasıtasıyla Maliki mezhebi yayılmaktaydı. Makrizi diğer mezheplerin yayılmasına işaretle şöyle diyor: "Daha sonra Mısır sultanı Baybaros, Mısır'a Şafii, Maliki, Hanefi ve Hanbeli olarak dört kadı tayin etti. Baybaros Hicri 658'de saltanatı ele geçirmiş ve Hicri 676'da vefat etmiştir." Makrizi şöyle devam ediyor: "Hicri 665 yılında Mısırda dört mezhebe bağlı dört kadının (hakimin) atanması ve bu işin sürdürülmesi üzerine tüm İslam beldelerinde dört mezhebin dışında resmi tanınan başka bir mezhep kalmadı. Bu mezheplerden başkasına bağlı olanlarla düşmanlık edildi; onlara karşı çıkıldı bu mezheplerden birine bağlı olmayan kimse kadı olarak tayin edilmedi; hitabet, cemaat İmâmlığı ve tedris kürsüsü ona verilmedi. Bu müddet zarfında çeşitli fakihler de bu mezheplere uymanın farz ve diğer mezheplere uymanın haram olduğuna dair fetvalar verdiler..."
İbn-i Futi'de El-Havadis-ül Camia adlı eserinde 631 yılının olaylarını anlatırken mezheplerin dörtle sınırlandırılışının Abbasi Halifesi Müstansirubillah'ın emriyle Bağdat'taki "Müstansariyye" Medresesi'nde bu mezheplerden her birine bir tedris kürsüsü verilerek gerçekleştirildiğini açıkça vurgulamaktadır. Bu husustaki tarihi örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Kısacası bu dört mezhebin hak olup diğer mezheplerin hak olmadığı görüşü, her hangi bir şeri delile dayanmamaktadır. Bu mezheplerin dörtle sınırlandırılmasında en önemli rolü zalim sultanlar oynamıştır. Kısacası tahkik ehline göre, dört mezhebin hak ve diğer mezheplerin batıl olduğuna dair her hangi bir delil ortada yoktur. Hatta bu mezheplerin kurucuları olan mezhep İmâmları bile ortaya koydukları görüşlerin (ki sonradan bir fıkhi mezhep haline gelmiştir) bir içtihattan ibaret olduğunu açıklamışlardır. Bunlar kendi içtihatlarının hak ve diğerlerinin geçersiz olduğunu iddia etmemişlerdir. Örneğin Hatip Bağdadi Meşhur tarih kitabında (13. cildinde) Mezahim b. Zefr'den naklediyor ki: Ebu Hanife'ye "Bu verdiğin fetvalar ve kitaplarında yazdığın bu konular, şüphesi olmayan hak mıdır?" diye sordum. Ebu Hanife: "Allah'a yemin ederim ki bilmiyorum. (Benim bu fetvalarım) şüphesi olmayan bir batıl da olabilir" dedi.
Ehl-i Beyt İmâmlarının Ebu Hanife'nin içtihadının batıl temele dayandığını açıkça ifade ettikleri sabittir. Ebu Nuaym, meşhur Hilyet-ül Evliya kitabında (C.3, S.196) Amr b. Cemi'den şöyle nakleder: "Ben ve İbn-i Ebi Leyla ve Ebu Hanife, İmâm Cafer Sâdık'ın huzuruna gittik İmâm, İbn-i Ebi Leyla'dan "Bu şahıs kimdir? diye sordu. İbn-i Ebi Leyla din hususunda bilinçli bir şahıstır diye cevap verdi. İmâm: "Şâyet o dini kendi görüşüyle kıyas ediyor? (Mukayese yoluyla hükümleri çıkarmaya çalışıyor) dedi. O "Evet" dedi. Sonra İmâm kıyasın batıl olduğunu ispatlamak için ondan bazı sorular sordu. Ebu Hanife İmâm'ın sorularını cevaplayamadı. İmâm, o soruların cevabını verdikten sonra şöyle buyurdu: "Ey Nu'man (Ebu Hanife'nin ismi Nu'man'dır) babam, büyükbabamdan nakletmiştir ki, Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: "Din işlerinde ilk kıyas (mukayese ve benzetme) yoluna giden İblis'tir (Şeytan'dır). Allah-u Teala ona: "Adem'e secde et", dedi. O ise "Ben ondan daha üstünüm; beni ateşten ve onu topraktan yaratmışsın" (yani Şeytan ateşle toprağı birbirine mukayese ederek kendi üstünlüğünü ortaya koymaya çalışmıştır) dedi. Her kim dinde kendi görüşüyle kıyas ederse Allah Teâlâ onu kıyamet günü İblis'le birlikte kılar. Çünkü o, kıyasta ona (İblis'e) uymuştur."
Bu hadisi Ebu Nuaym başka bir senetle de nakleder; bu ikinci nakilde şöyle der: İmâm Cafer Sâdık Ebu Hanife'den sordu ki: "Adam öldürmek mi daha büyüktür (büyük günahtır) yoksa zina mı? Ebu Hanife, adam öldürmek, diye cevap verdi. İmâm dedi ki (Öyleyse neden) Allah Teala adam öldürmede (adam öldürmenin ispatında) iki şahidi yeterli bilmiştir; ama zinada dört şahit istemiştir. Yine İmâm Cafer Sâdık sordu ki "Namaz mı daha önemlidir yoksa oruç mu? O namaz diye cevap verdi. Bunun üzerine İmâm şöyle dedi: "Öyleyse neden kadın hayız (adet) olduğu zamandaki orucunu kaza etmesi gerekir, ama namazını kaza etmesi gerekmez? Yazıklar olsun sana kıyas nasıl doğru olabilir? Allah'tan kork ve dini kendi görüşünle kıyas etme."
İbn-i Hallikan Ka'nebi'den naklediyor ki: "Malik'in (Malikî mezhebinin İmâmı) ölüm hastalığında iken yanına gittim; selam vererek oturdum. Malik'in ağladığını gördüm. "Neden ağlıyorsun?" dedim. O, "Nasıl ağlamayayım? Ağlamaya benden daha müstahak olan kim olabilir? Allah'a yemin ederim ki kendi görüşüm üzere fetva verdiğim her konuda bana bir kırbaç vurulmasını ve benim o fetvayı vermemiş olmamı isterdim. Keşke kendi reyimle hiç fetvam olmasaydı..." dedi."
Diğer iki mezhepler için de aynı şeyler söz konusudur. Kendi içtihadı ve reyiyle fetva veren ve kıyasın temelini atan İkinci Halife Ömer b. Hattab'ın bile "Din hakkındaki görüşlere kötümser olun; bizim görüşler zanna ve tekellüfe dayanır" dediğini, İbn-i Hazm El-Muhella kitabında nakleder. Ebu Davud Secistani de kendi Sünenin'de Ömer'in, "Hak olan Peygamber'in sözüdür, bizim görüş ve sözlerimiz böyle değildir; bizim sözlerimizi bırakın" manasını ifade eden bir sözünü nakleder. (Oysa Ömer'in bizzat kendisi kıyas yoluyla hüküm çıkarmanın temelini atan şahıslardan sayılır. Ömer'in kendi valisi olan Ebu Musa Eş'ari'ye şöyle yazdığı nakledilmiştir: "Kur'ân ve sünnette olamayan ve senin hatırına bir şey gelmeyen konularda çabuk fetva verme; çok düşün ve benzeri konuları bil ve onları birbiriyle karşılaştır ve hakka daha benzer olanına kıyas et" (Ebu İshak Şirazi, Tebekatu'l-fukaha, İbn-i Kayyim, A'lam'ul Mukiin)
Kısacası yukarıda işaret edildiği üzere Ehl-i Beyt İmâmlarının bu mezheplerin dayandıkları temelin (kıyas)'ın batıl olduğunu açıkladıklarını nazara alarak ve bizzat söz konusu mezhep İmâmlarının bile, kendi görüşlerinin hak olmayacağını itiraf etmelerini göz önünde bulundurarak şöyle deriz: Dört mezhep haktır demek din adına büyük bir pervasızlıktır. Allah bizleri büyük yanılgılardan korusun.
Ama Caferi mezhebine gelince iş tamamen farklıdır; çünkü bu mezhep Peygamber (s.a.a)'in Kur'ân ve Ehl-i Beyt'e sarılmaya dair kesin emri doğrultusunda şer'i hükümlerde Ehl-i Beyt'e uymayı esas almak temeli üzerine kuruludur. Bu mezhepte herhangi bir kıyas ve benzeri batıl yöntemlere başvurulmaz. Ehl-i Beyt İmâmları (12 masum İmâm) sadece Allah'ın onlara verdiği vehbi ilimle Allah'ın dinini her hangi bir zann, içtihat ve re'ye başvurmadan ortaya koymuşlardır. Caferilik veya başka bir ismiyle Şia (Ehl-i Beyt mektebi) Peygamber'in, ilminin kapısı olarak tanıttığı Hz. Ali ve onun soyundan olan masum İmâmlara uymak temeli üzere kuruludur. Bu mezhebin Caferi olarak adlandırılması, İmâm Cafer Sâdık'ın bu mezhebin tek İmâmı olmasından değildir; Emevilerin çöküşü ve Abbasilerin başa geçmesi döneminde meydan gelen gevşemenin İmâm Cafer Sâdık'ın dönemine rastlaması ve bu iki grubun (Abbasilerle Emevi'lerin) birbiriyle uğraşmasından dolayı meydana gelen nisbi rahatlıktan yararlanarak İmâm Cafer Sâdık'ın, Şia'nın inançları ve fıkhi meselelerini beyan etmesinden dolayıdır. Söz fazla uzamasın diye şimdilik bu kadarıyla yetiniyoruz. Allah cümlemizi hakkı samimice arayan ve bulduğunda samimiyet ve cesaretle ona ittiba eden saadetli kullarından eylesin. Amin!

AlevîGenç
12-31-2007, 11:31 PM
ya ben tam olarak bişey anlamadım bana daha açık bir şekilde anlatırmısınz.yanı caferılık tam olarak ney oluyor?alevi mi oluyorlar yanı alevılerede caferi diyebılırmıyız.bırde inanç olarak nasıl bır yol izlıyorlar.cvp verırsenız sevınırım.şimdiden teşekkurler.

"Bîsmillâhirrahmânirrahîm"

Selâmunaleykûm
Bacım yukarıdaki ıgdırlı nickli arkadaşın yazısını okusaydın inanki bu soruyo sormazdın neden okumadın okuduysan bunun cevabı vardı orada neden tekrar soruyorsun?
Caferîlik;tam olarak ne oluyor diye sormuşsun "Caferîlik" tam olarak
Hâzîret-î.Muhammed Mustafa(saa) ve Onun Ehl-î Beyt'ine İnanmak onlara bağlanmak onların emir ve görüşlerini savunmak oluyor yani "İslâmiyetin Özû" oluyor!
Alevîliği gelince Alevîlik Hz.Muhammed'i Son Peygamber Hz.Ali'yi de İslâmın Velî'si kabul eder!
Köken olarak Şiîlik ve Alevîlik aynıdır.Alevîlik İmâm Ali(as) İsminden türemiş Aliye bağlı Ali Takipcisi anlamında Şiîliğe bakınca oda arapca Şiâ-tı Ali yani Ali takipcisi Aliye bağlı!
Tabi çeşit çeşit Alevîlik vardır ki bunlar malesef tam İslâm özünden(Alevîlikten) uzaklaşmışlardır!
Örneğin Bektaşî tarikatındakiler!Şiîlikten uzaklaşmış tasauff ağırlıklı bir yoldur!
Anadoludaki her Alevî Caferî Mezhebindendir!İmâm Cafer Buyruğuna (Yoluna Uyar)!

Bismillahirrahmanirrahim

Soru: Evvela neden size "Caferî" denmiştir? Saniyen Caferî mezhebi varsa İmâm Bâkır'ın mezhebi neydi; İmâm Musâ-i Kâzım'ın mezhebi neydi? Neden diğer İmâmların adıyla bir grup adlandırılmıyor da Caferilik ayrı bir gurup oluyor?

Cevap: Ehl-i Beyt İmâmlarının itikat ve mezhep açısından birbirleriyle hiçbir farkları yoktur ve hepsi aynı hakikatin temsilcileridirler. Ancak Ehl-i Beyt İmâmları tarih boyunca zalim sultanların baskıları ve bin bir türlü entrika ve engellemelerin neticesinde, bildikleri hakikatleri ve Resulullah'tan miras aldıkları ilim ve irfanı insanlara ulaştırmaya ve olduğu gibi aktarmaya müsait zemin bulamamışlardı. Ancak biraz İmâm Bâkır'ın ve daha çok İmâm Cafer-i Sadık'ın zamanında, Emevi-Abbâsî sürtüşmesinden meydana gelen boşluktan, rahat ve müsait ortamdan yararlanarak o Mübârek zatlar Ehl-i Beyt mektebinin hakikatlerini ve gerçek İslâm'ı büyük ölçüde anlatmaya, tebliğ etmeğe muvaffak olmuşlardı; öyle ki tarihlerin yazdığına göre İmâm Cafer-i Sâdık'ın ders halkalarında çeşitli İslâmî ilimleri öğrenmeğe çalışan dört binden fazla talebe oturuyordu. İşte bu yüzden bu mektebe verilen isimlerden birisi de "Caferilik" olmuştur.



CAFERİLİK
Caferilik, Hz. İmam Cafer Sadık (a.s)'ın mezhebine mensup olmak demek olup, Hz. Resulullah (s.a.a)'dan sonra İslam camiasının önderliğinin ilki Hz. Ali olan on iki imama ait olduğuna inanan Ehl-i Beyt mektebinin ortak ismidir. Bu mektebe aynı zamanda İsnaaşeriyye, İmamiyye, Şiilik ve Alevilik de denmektedir. Ancak bu mektep, Türkiye'mizde daha çok Alevilik ve Şiilik isimleriyle tanınırken; İran, Irak, Azerbaycan, Lübnan, Bahreyn, Suriye, Afganistan, Arabistan, Pakistan Bengladeş ve Hindistan gibi, aynı inancı paylaşan Ehl-i Beyt dostlarının yoğun olduğu ülkelerde Şiilik ve Caferilik isimleriyle meşhur olmuştur.
[Only Registered Users Can See Links]
Ayrıntılı bilgi için:
[Only Registered Users Can See Links]
[Only Registered Users Can See Links]
[Only Registered Users Can See Links]

TÜRKBEG
01-02-2008, 04:24 PM
[QUOTE=igdirli;4863]Caferilik konusunu ele alan genellikle Ehl-i Sünnet mezheplerine mensup bazı yazarların, bu mektebe karşın çok olumsuz ve insafsızca bir tavır sergilediklerini esefle görmekteyiz, okumaktayız. Acınarak belirtmeliyiz ki, kuru taassupları yüzünden ne zahmet çekip bu mektebin öz kaynaklarına müracaat etme tenezzülünde bulunan, ne de böyle bir lüzumu gören, bu tip yazarlar, bu mektebi eleştirirken, bu mektebin muhalifleri tarafından uydurulduğu belli olan, bir takım yalan yanlış bilgilere ve hatta iftiralara istinat ederek onun; İslam dinini bölüp yıkmak amacıyla İslam dininin düşmanları tarafından ortaya çıkarılan, bir bölücülük hareketi olduğu iddiasında bulunabilecek kadar cüretkar ve kaygısız olabiliyorlar.


atıp durun bakalım.Lafınızın ne gibi getirileri ve götürüleri var hesap bile yapmıyorsunuz.Bana yada siteye meshebini.görüşünü ,inanacını hatta dervişini bile açıklayabilirsin ama kusura kalam sizin dediklerini doğruda olsa böyle hedef alınarak yazılar yazılamaz.Kimse kimseye iftira edemez.Ediyorsa o insanların öz düşünceleri veya yanlışları .buna bende karşıyım.Birlikte mücadele verebiliriz.
Ama birilerini ortaya atmak doğru değil kardeşim.Bizler burada bir bütünlükten bahsediyoruz.Sizler illaki gelip meshepçiliği sokuyorsunuz.Adamı yoruyorsunuz
veselam.Burada sünni arkadaşlar hep açıklama yaptırmak yada savunmaya geçirmek zorunda bırakıyorsunuz.Taassuplarınız sizin olsun.Buradaki yazım sünnileri andığu-ın için yadım bu yazıyı.Benim bütün mesheplere karşı saygım var buda biline.

direkli
04-02-2008, 06:20 PM
hyali bir mezhebin peşinden koşmaktan hala yorulmadınızmı.mezhep taassubu illede.senin mezhebin senin olsun.bana ALLAH RASÜLÜ EHLİ BEYT İMAMMLARI ÜMMETİN SALİHLERİ YETER

WiPeR_76
04-07-2008, 04:58 PM
Direkli sen Ehlibeyt İmam larına eyer gerçekten inansaydın böyle konuşmazdın

direkli
04-16-2008, 08:40 PM
senden daha çok inanırım.ehli beyt imamlarına yamananlara değil.

zafer_36
04-17-2008, 06:01 AM
senden daha çok inanırım.ehli beyt imamlarına yamananlara değil.

Selamın Aleyküm;
Bak sevgili kardeşim senin inancın farklı olabilir;ancak ne yapmaya çalıştığını açıkça anlatırsan ona göre konuşalım senin; senin gibi düşünmeyenlere hakaret etmek gibi bir ayrıcalığın mı var?Burada katılımcı her kes gibi seviyeli bir şekilde ayrımcılık yapmadan karşılıklı fikir alış verişi yapabilirsin Yorum yazarken kişisel polemiklere girmek insanlara sataşmak yerine bilgilerini bizlerle paylaşırsan çok daha iyi olur.