canazer
09-03-2008, 05:07 PM
Bağımsız olmadığımız için adalet yok; Bağımsız olmadığımız için sömürü çarkları acımasızca dönüyor;
Türkiye Cumhuriyeti'nin anayasası, hükümetler, burjuva düzen partileri Türkiye'nin "bağımsız bir ülke" olduğunu, "laik, demokratik, sosyal hukuk devleti" olduğunu söylüyorlar.
Koca bir yalan! Bu ülke ne laik, ne sosyal, ne bağımsız, ne de demokratiktir. Ve tüm bunlar kaçınılmaz olarak birbiriyle bağlantılı olgulardır. Örneğin, bağımsızlığı bir yana bıraktığınızda demokrasiden söz edemezsiniz. O ülkenin hukuk devleti olduğu da görece bir gerçeklik olmanın ötesine geçemez.
Şu bir gerçek ki, geniş halk kesimleri açısından bakıldığında bağımlılık veya bağımsızlıkla günlük yaşamında karşılaştığı sorunların bağını kurmak çoğu kez zordur. Daha doğrusu, bu ülkeyi yöneten işbirlikçiler tarafından bu bağı görmeleri zorlaştırılır. Kimi sol, aydın çevreler ise, özellikle Avrupa Birliği süreci ile birlikte bu bağı bilinçli olarak koparma tavrı içindedirler. Bugün ülkemizde yaşanan ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel bütün sorunların temelinde bağımsız, demokratik bir ülke olmayışımız yatıyor. Şimdi adım adım giderek, bu bağı somutlayalım.
BAĞIMSIZLIK OLMAZSA;
demokrasi olmaz.
Çünkü, bağımlı bir ülkenin nasıl yönetileceği, emperyalist tekellerin ve onların işbirlikçisi tekelci burjuvaların çıkarlarına göre belirlenir. Darbeler, sıkıyönetimler, olağanüstü haller bu nedenle ilan edilmiştir. Tüm darbelerin Amerikan icazeti, desteği ile gerçekleşmiş olması bir tesadüf değildir.
"Demokrasi", halkın kendi kendini yönetmesi ise; emperyalistler, sömürge ülke halklarının kendi kaderlerini eline almasına asla izin vermezler. Çünkü, halkın yönettiği bir ülkede çıkarları tehlikeye girer. Halk değil, kendileri yönetmelidir. Ve bunu da işbirlikçileri aracılığıyla yaparlar. Seçimlerde önümüze konulan sandık, hangi partinin bu işbirlikçilik rolünü üstleneceğinin halka seçtirilmesinden ibarettir.
Halkın demokrasisine düşmandırlar, onların demokrasi diye yutturmaya çalıştıkları, demokrasicilik oyunundan ibarettir. Burjuva demokrasisini dahi bağımlılık ilişkileri içinde fazla görürler. "Demokrasi"den söz ettiklerinde aslında tekellerin çıkarlarının güvence altına alınacağı bir sistemden söz etmektedirler. Böyle bir demokrasinin sınırlarını da yine emperyalist tekellerin çıkarları belirler. Demokrasiden söz edip bağımsızlıktan söz etmeyenler bu diyalektik bağı yok sayan, gerçeklerin üzerini külleyenlerdir. Bu ülkede demokrasi olacaksa, bunun yolu bağımsız bir ülke olmaktan geçer.
BAĞIMSIZLIK OLMAZSA;
adalet, hukuk olmaz.
Bağımlı bir ülkenin yargı sistemi de bağımsız değildir. Bağımlılık ilişkilerinden çıkarları bulunan tekelci sermayenin çıkarlarına göbekten bağımlıdır. Kamuoyu gündemine, "yargının üzerindeki siyasi etki" ya da "yargı bağımlılığı sorunu" diye getirilen sorun, esasında yargının tekellerin çıkarlarından bağımsız olup olamayacağı sorunudur. Bizim gibi bir ülkede ise bunun mümkünü yoktur. Bağımlılık ilişkileri, adalet sisteminin ülke gerçekleri, halkın ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmesinin önündeki en büyük engeldir.
Yargının, bağımsızlık mücadelesi verenleri suçlu görmesi ve en ağır cezalara çarptırması, onun bağımsızlık sorununa nasıl baktığının en çarpıcı örneklerinden biridir. Yine ilginçtir; bu ülkenin bağımlı hale getirilmesini sağlayan, emperyalistlerle yapılmış hiçbir anlaşma yargının gündemine gelmemiştir. Yargı, tüm bunları yok saymıştır. Bu, bağımlılığı açıkça kanıksamaktır.
Kimi zaman da, emperyalist tekellerin ülkemizi talan edebilmesi için yargı önünü açan rol oynar. Aksi durumda işbirlikçi hükümetler devreye girerek yargı kararlarını boşa çıkarır, ülke yasalarını da hiçe sayarak tekellere ayrıcalıkları tanınır.
Bergama'da siyanürlü altın madenine karşı topraklarını savunan köylüleri hatırlayın; yargı kararı olmasına karşın oligarşik devlet madeni kapatmamış ve sonuçta emperyalist tekelin istediği olmuştu. Köylüler mücadelelerinin sadece toprak mücadelesi değil, aynı zamanda anti-emperyalist mücadele olduğunu söylerken haklıydılar.
Hatırlayın; Avrupa Birliği'nden gelenler ve Amerikalılar'ın yargıya aleni müdahalelerde bulunma cüreti nereden kaynaklanıyor? Elbette bağımsız bir ülke olmayışımızdan.
Mahkemelerde "Türk yargıç, hakim" olması, kararların "Türk milleti adına..." diye verilmesi gerçeğin üzerine örtülen şaldır. Açık işgal altındaki Irak'ta da mahkemelerde Iraklılar var! Mesele, adaletin kimden yana işlediği; tekellerden mi yoksa halktan mı?
BAĞIMSIZLIK OLMAZSA;
yoksulluk, sefalet yokedilemez,
işsizlik sorunu çözülemez.
Sömürgeciler, bunları yok edecek ekonomi politikaların uygulanmasına izin vermez; IMF gibi kuruluşları aracılığıyla kendisi, kendi çıkarlarına göre belirler ekonomi politikaları ve iktidarlara bunları uygulatır.
Bağımsızlığı sadece "ulusal onur" sorunu görüp, "ben ekmeğimin derdindeyim, bağımsızlık o kadar büyük bir sorun değil" diye düşünenler, hatta AB'ye girersek iş, aş sorununun çözüleceğini hayâl edenler yanılıyorlar. Yoksulluğumuz bağımlılığımızın doğrudan sonuçlarının başında gelir.
Türkiye, yer altı ve yer üstü kaynaklarıyla "zengin" bir ülke midir? Evet! Peki neden o zaman halkının ezici bir çoğunluğu yoksulluk içinde? Demek ki bu kaynakları birileri talan ediyor, ülke gelirleri birilerinin kasalarına aktığı için onmilyonlarca insanımız giderek daha da yoksullaşıyor.
Peki kimdir o "birileri"?
Koçlar, Sabancılar, Ülkerler, Karamehmetler, Şahenkler ve oligarşi içinde yeralan diğer tekellerdir.
Ancak onlar gerçekte tek başlarına "hiçbir şeydir!" Ülke kaynaklarını asıl talan edenler, 1950'den bu yana ülkemize yerleşen emperyalist tekellerdir. İşbirlikçi tekelci burjuvalar, daha o günlerden itibaren emperyalist tekellerin acentaları olarak pastadan pay almaya başladılar. Bugün de onlarla işbirliği içinde paylarını büyütüyorlar. Ancak değişmeyen kural, "aslan payının", her zaman emperyalist tekellere ait olduğudur.
BAĞIMSIZLIK OLMAZSA;
yer altı ve yer üstü kaynaklarımıza sahip olamayız.
Türkiye tarihinde işbirlikçi hükümetler IMF ile sayısız anlaşmaya imza attılar. Bu anlaşmaların sonucunda ülke borç batağına gömüldü, bu borçları ödemek adına halka hep "kemer sıkmayı" dayattılar. Ancak halk kemer sıktıkça, sefaleti büyüdükçe borçlar öde öde bitmediği gibi, aksine hep arttı.
Peki kimdir IMF?
Emperyalistlerin, kapitalist sistemin sömürü ağını tüm dünyaya yaymak için kurdukları örgüttür.
IMF'nin girdiği her yerde emperyalist tekellerin çıkarları korunur. IMF girdiği ülkelere sadece yoksulluk, sefalet, işsizlik götürür. Çünkü onun misyonu budur; halkları ölümüne yoksullaştırma pahasına, o ülkenin kaynaklarını emperyalist ve işbirlikçi tekellerin önüne serecek politikaları uygulatmak. Özelleştirmeler, bu politikaların en bilinenidir. Türkiye'den önce Latin Amerika ülkelerinde hayata geçirilen bu politika, o ülkelerin ekonomilerini iflas ettirmiş, içme suyu dahil her şeylerinin yabancı tekellere satılmasını sağlamıştır. Ülkemizde bu süreç halen devam ediyor. Yüzbinlerce emekçiyi işsiz bırakan özelleştirmeler tek tek fabrikaların, madenlerin satışı değil, bir bütün olarak tekellerin talan politikasının adıdır. Bizim olan zenginliklerin tekellerin ayaklarının altına serilmesidir.
Peki, IMF'nin girdiği tek bir bağımsız ülke var mıdır? Hayır yoktur! IMF, ancak bağımlılaştırılmış ülkelere girer ve bu bağımlılığı daha da koyulaştırır, bir başka deyişle sağlam "kazıklara" bağlar. Hatta Balkanlar'da, Afganistan ve Irak'ta olduğu gibi, önce askeri işgal yapılır, sonra IMF girer. İşgalcinin bombalarıyla IMF aynı şeydir.
Bağımlılığı derinleştirmek için borçlandırır, hükümetlerin önüne ekonomi programları koyar, denetler, yönetir, yönlendirir. Ekonomi politikaların halkın değil, temsil ettiği emperyalist tekellerin çıkarlarına olmasını sağlar. İktidarların "ekonomiden" söz ederken, sadece borsaları, piyasaları, tekellerin kârlarını esas almaları bu yüzdendir.
Bağımlılık ile emekçilerin yoksullaştırılmasının, yoksulların açlık sınırı altına itilmesinin, açların ölümlerinin bağımlılıkla ilişkisinin en çarpıcı görüldüğü noktalardan biri; önceki hükümetin de, bu hükümetin de IMF'den onay almadan işçisine, memuruna zam verememesidir, IMF'nin isteği doğrultusunda gaza, tuza, ekmeğe, patatese akla gelebilecek her şeye zam yapmasıdır.
Bağımlı bir ülke IMF'yle ilişkilere son verebilir mi?
Veremez! IMF ile ilişkilere son vermek, bağımsızlık için mücadeleye girişmektir. Hiçbir iktidar bunu yapmaz, yapamaz. IMF ile yeni anlaşmalar yapılıp yapılmaması değildir sözünü ettiğimiz. Yeni anlaşma yapılmasa da, ekonominin çarkları onların, emperyalist tekellerin belirlediği kurallarla dönmeye devam eder. Türkiye tarihi bunun örnekleriyle doludur.
Ancak bağımsız bir ülkede; uluslararası alandaki ekonomik ilişkiler ülkenin kalkınmasına hizmet eder. Sadece böyle bir ülkede yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarının tek ve gerçek sahibi ülke halkı olabilir.
BAĞIMSIZLIK OLMAZSA;
sosyal haklar olmaz.
Bağımsızlık olmazsa yoksulluğumuzun sonu gelmeyeceği gibi, işçisinden memuruna, emeklisinden dul ve yetimlerine halkın sosyal hakları da göstermelik olmaktan öteye gitmez.
İşçi sınıfının varolan sosyal haklarını tırpanlayan, emekliliği neredeyse imkansız hale getiren yasal düzenlemeler IMF ve Dünya Bankası'nın isteğiyle çıkarıldı. Sağlık Ocakları kapatılıyor, sağlık tümden ticari bir sektör haline getirildi. Emeklileri "yük" olarak gören ve yıllarca döktükleri alınterinin karşılığını sadaka niyetine maaşlarla geçiştiren anlayış sisteme egemen kılındı.
Sosyal politika sadece söylemden ibaret kaldı. Yoksullara, işsizlere, emeklilere, dul ve yetimlere, işçilere, memurlara yani tüm emekçi halk kesimlerine yönelik böyle bir politika yoktur gerçekte. Çünkü, emperyalizm bağımlılaştırdığı ülkelerin insanlarına değer vermez, insanca yaşamaları onların umurunda değildir. Sosyal hakları olan bir halk değil, köleliği kanıksamış bir halktır istedikleri. "Sosyal politika" adına dilencileştirilmiş, yardım dağıtımlarına şükreden bir halktır istedikleri. İşbirlikçiler de onlar adına bu acımasız politikayı sürdürürler.
BAĞIMSIZLIK OLMAZSA;
işçi sınıfının azgın sömürü çarkları arasında ezilmesi son bulmaz.
Sömürü, kapitalist sistemin temelidir. Sistemin temeli olan sermaye birikimi, emekçilerin karşılığı ödenmeyen alınteri ile sağlanır. İşçi sınıfı, emekçiler sömürülürken, bir avuç tekel zenginleşir. Bu sistem tüm dünyada çeşitli araçlarla sürdürülmektedir.
Merkez kapitalist ülkeler, yani Amerika, Avrupa, J***nya ve diğerleri, yüz yıldır askeri işgallerle, IMF gibi kurumları aracılığıyla kapitalizmin sömürü çarklarını tüm dünyaya yaymaya çalışıyorlar. Çünkü kapitalist sistemin kârlarının aktığı hortumun ucu hep onlara dönüktür. Dünya kapitalist ağı ne kadar büyürse, onlar o kadar büyük kârlar elde etmektedirler. Yani kapitalizm bizim gibi ülkelerde bağımlılıkla birlikte sürdürülmektedir.
Emperyalist tekeller için ucuz emek cennetidir ülkemiz. "Yabancı sermaye geliyor, yatırım yapılıyor, istihdam yaratılıyor" gibi söylemlerle pazarlanan, işçi sınıfının emeğinin en acımasız koşullarda sömürülmesinden ibarettir. Emperyalistlerin, ülkemizde işçi sınıfının başta sendikal haklar olmak üzere, geniş haklara sahip olmasını istememelerinin, bir yandan özgürlüklerden dem vururken, bu konuda oligarşiye yönelik hiçbir eleştirilerinin olmaması da, yine bu gerçekle bağlantılıdır. Kendi ülkelerindeki işçi sınıfının mücadele ile kazandıkları haklardan dolayı kısmen sınırlanmış azgın sömürü biçimlerini bizim gibi bağımlı ülkelere taşıyarak daha fazla kâr elde ederler.
Bugünün tek kutuplu, emperyalizmin egemen olduğu dünya sisteminde daha da fazla geçerli olan bir gerçek vardır. Kapitalist sistem içinde kalınarak bağımsız olunamayacağı gibi, kapitalizme karşı emekçilerin haklarının korunması, emeğin iktidar olması da bağımsızlık kazanılmadan mümkün değildir.
BAĞIMSIZLIK OLMAZSA;
köylülük giderek yok olur.
Avrupa Birliği bir yandan, IMF ve Dünya Bankası öte yandan; köylülüğün tasfiyesini, tarım alanlarının emperyalist tekellerin eline bırakılmasını dayatıyorlar. Köylülere reva görülen ise, daha dün kendilerinin olan topraklar üzerinde kurulmuş kapitalist çifliklerde karın tokluğuna işçi olmaktır.
Sadece bununla sınırlı değil. Köylümüz ne ekecek, taban fiyatı ne olacak, teşvik verilip verilmeyeceği; her şey emperyalistlerce belirleniyor. Avrupa ve Amerikan emperyalizminin söz sahibi olduğu Dünya Ticaret Örgütü dedikleri örgüt, bizim gibi geri bıraktırılmış ülkelere dayatıyor tüm bu kuralları. Batılı kapitalist ülkeler kendi tarımlarını desteklerken, Türkiye işbirlikçi iktidarlarının köylüye subvansiyonları kesmesi talimatı veriyor. Böylece köylümüzün kapitalist tarım tekelleri karşısında güçsüzleştirilip yok edilmesi sağlanıyor.
Tütünümüz, fındığımız, buğdayımız, pamuğumuz yok oluyorsa; bunun ilk nedeni, bize bu acımasız kuralları dayatan bağımlılıktır.
BAĞIMSIZLIK OLMAZSA;
ordu asla milli bir ordu olamaz.
Bu ülkenin ordusu, Amerika ile bağımlılık ilişkilerinin başlatıldığı 1950'lerden beri emperyalizmin topraklarımızdaki gizli işgal ordusu haline gelmiştir. Üniformaları Türk, görevleri Türkiye halkının emperyalizme karşı mücadelesini, gerçek demokrasi için kavgasını kanla bastırmak olan bir ordu vardır.
NATO'nun emperyalizmin saldırı örgütü olduğu gizli saklı değil, bilinen bir gerçektir. Türkiye ordusu, NATO'nun en büyük ikinci askeri gücü olmasına karşın, emperyalist çıkarlara hizmet etmekten, onların çıkarları için NATO şemsiyesi altında ülkelerin işgaline, bağımlılaştırılmasına hizmet etmekten başka hiçbir şey yapmaz.
Amerika'nın kendileri adına generallerden "liderlik rolünü" yapmalarını istemesi boşuna değildir. Cuntalar, halka karşı savaş emperyalist çıkarların korunması için sürdürülmektedir. Oligarşinin ordusunun, ülkemizin yeni-sömürgeleşmesinden bu yana gerçek düşmana, ülkemizi soyan, halkımızı yoksullaştıran emperyalizme sıkılmış bir tek kurşunu yoktur. Ama bağımsızlık, demokrasi mücadelesini kanla boğmaya çalışmalarının sayısız örneği vardır. Katliamlar, kayıplar, infazlar, kontrgerilla örgütlenmeleri, Susurluklar hep ordu tarafından emperyalistlerin ülkemizdeki çıkarlarının korunması adına örgütlenmeştir.
BAĞIMSIZLIK OLMAZSA;
topraklarımız halklara karşı düşmanlık üssü olarak kullanılır.
Amerika ve NATO ile yapılan anlaşmalar doğrultusunda bugün topraklarımız üzerinde onlarca emperyalist üs bulunmaktadır.
Başta İncirlik olmak üzere bu üslerin ne işe yaradığı pratikle ortaya çıkmıştır.
İncirlik'ten kalkan uçaklar defalarca bölge ülkelerini bombaladılar. 1990'lı yıllar boyunca, 500 binden fazla çocuğun ölümüne neden olan Irak'a yönelik ambargo ve saldırı politikasında İncirlik aktif olarak kullanıldı. Irak onlarca kez buradan bombalandı. En son Irak işgalinde de işgal askerlerine lojistik destek üssü olarak büyük bir hizmet verdi. Balkanlar'daki NATO saldırısında İncirlik yine devredeydi, Afganistan işgalinde yine F-16'lar kalktı topraklarımızdan ve yoksul Afgan halkının üzerine bombalar yağdırdı.
Topraklarını Amerikan emperyalizminin üssü haline getiren bir ülkenin "yurtta barış dünyada barış" diye bir ilkesi olamaz. Bu adi bir demagojidir. Türkiye, Irak halkına, Lübnan'a, Afganlılar'a, Yugoslav halklarına nasıl dost olabilir? İncirlik aracılığıyla tehdit edilen İran halkına nasıl dost olabilir? Bağımlılık tüm komşularımızla düşmanlık içinde yaşamak demektir. Emperyalistlerin topraklarımızı kullanarak o ülkeleri sürekli tehdit altında tutması demektir.
Böyle bir uluslararası ilişki, saldırgan, halkları birbirine düşman eden, iç ve dış barışı tehdit eden politikalarca yönetilen ilişkidir. Halkların kardeşliği, dostluğu ve dayanışması yoktur bu politikada.
BAĞIMSIZLIK OLMAZSA;
onurlu bir dış politika olmaz.
Avrupa ve Amerika karşısında bu ülkenin iktidarları neden hep onursuz politikalara imza atarlar? Neden hep emperyalistler bu ülkeyi aşağılar, ezer, isteklerini kabul ettirmek için baskı uygular?
Bunun tek cevabı, iplerin onların elinde olmasıdır, bağımlılıktır. Böyle bir ülkenin dış politikasında kendine ait tek bir satır yoktur. Emperyalistler dikte ettirir, işbirlikçi iktidarlar uygular. Bugün Türkiye'nin Ortadoğu'ya yönelik kendine ait bir politikası olduğunu kim söyleyebilir? Büyük Ortadoğu Projesi ne diyorsa, Amerika ne istiyorsa; Türkiye'nin "dış politikamız" diye pazarladığı da bunlardan ibarettir.
Soralım; neden bu ülke iktidarları emperyalistlerle bütün ikili anlaşmaları gizli yaparlar? 1950'den bu yana değişmeyen bir kuraldır bu. Öylesine bir gizlilik ki, koskoca bir İncirlik Üssü'nün kurulmasını sağlayan anlaşma bile yıllarca halktan gizlenmiştir. Bu kural bugün de değişmemiştir. Ülkeyi yönetenler Beyaz Saray'a gittiklerinde, Avrupa ile masaya oturduklarında hangi tavizleri verdiler, neyi sattılar yıllarca öğrenmek mümkün olmaz.
Ve yine kuraldır; tüm bu anlaşmalarda emperyalistlere tanınan imtiyazlar hep "Türkiye'nin çıkarları" ya da "karşılıklı çıkarlar" diye yutturulur.
Oysa bağımlı bir ülke ile emperyalistler arasındaki ilişkide "karşılıklı çıkar" yoktur, emperyalistin çıkarı önceliklidir. İşbirlikçi iktidarların "çıkarlarımız" dedikleri, en fazla kendi iktidarlarının, bir avuç işbirlikçi tekelci burjuvazinin çıkarlarından ibaret olabilir. Örneğin; AKP'nin emperyalistlerle ilişkilerinde tek belirleyici, onların bu iktidarın koltukta oturmasına vereceği destektir. AKP, bunun karşılığında her şeyi satmaya hazırdır.
Halktan gizlenmesi bundandır.
Sadece bağımsız bir ülkede, çeşitli ülkelerle imzalanan tüm ekonomik, siyasi, askeri anlaşmalar halka açık olarak yapılır. Ve ancak böyle bir ülkede bu ilişkilerde Türkiye'nin çıkarları temel alınır. Sadece bağımsız bir ülkenin izlediği dış politikası, o ülke halklarının başını öne eğmez, onursuzluk duygusunu yaşatmaz. Bağımsız ülkenin insanının başı diktir, ulusal onuru her şeyin üzerindedir.
İşte biz tüm bu nedenlerden dolayı, "Seçim Çare Değil Bağımsızlık, Demokrasi Mücadelesine Katıl" çağrısı yapıyoruz. Demokrasinin olmadığı bir ülkeyi demokratikleştirmek, bağımlılık zincirlerini kırarak bağımsız bir Türkiye yaratmak için kavgaya davet ediyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti'nin anayasası, hükümetler, burjuva düzen partileri Türkiye'nin "bağımsız bir ülke" olduğunu, "laik, demokratik, sosyal hukuk devleti" olduğunu söylüyorlar.
Koca bir yalan! Bu ülke ne laik, ne sosyal, ne bağımsız, ne de demokratiktir. Ve tüm bunlar kaçınılmaz olarak birbiriyle bağlantılı olgulardır. Örneğin, bağımsızlığı bir yana bıraktığınızda demokrasiden söz edemezsiniz. O ülkenin hukuk devleti olduğu da görece bir gerçeklik olmanın ötesine geçemez.
Şu bir gerçek ki, geniş halk kesimleri açısından bakıldığında bağımlılık veya bağımsızlıkla günlük yaşamında karşılaştığı sorunların bağını kurmak çoğu kez zordur. Daha doğrusu, bu ülkeyi yöneten işbirlikçiler tarafından bu bağı görmeleri zorlaştırılır. Kimi sol, aydın çevreler ise, özellikle Avrupa Birliği süreci ile birlikte bu bağı bilinçli olarak koparma tavrı içindedirler. Bugün ülkemizde yaşanan ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel bütün sorunların temelinde bağımsız, demokratik bir ülke olmayışımız yatıyor. Şimdi adım adım giderek, bu bağı somutlayalım.
BAĞIMSIZLIK OLMAZSA;
demokrasi olmaz.
Çünkü, bağımlı bir ülkenin nasıl yönetileceği, emperyalist tekellerin ve onların işbirlikçisi tekelci burjuvaların çıkarlarına göre belirlenir. Darbeler, sıkıyönetimler, olağanüstü haller bu nedenle ilan edilmiştir. Tüm darbelerin Amerikan icazeti, desteği ile gerçekleşmiş olması bir tesadüf değildir.
"Demokrasi", halkın kendi kendini yönetmesi ise; emperyalistler, sömürge ülke halklarının kendi kaderlerini eline almasına asla izin vermezler. Çünkü, halkın yönettiği bir ülkede çıkarları tehlikeye girer. Halk değil, kendileri yönetmelidir. Ve bunu da işbirlikçileri aracılığıyla yaparlar. Seçimlerde önümüze konulan sandık, hangi partinin bu işbirlikçilik rolünü üstleneceğinin halka seçtirilmesinden ibarettir.
Halkın demokrasisine düşmandırlar, onların demokrasi diye yutturmaya çalıştıkları, demokrasicilik oyunundan ibarettir. Burjuva demokrasisini dahi bağımlılık ilişkileri içinde fazla görürler. "Demokrasi"den söz ettiklerinde aslında tekellerin çıkarlarının güvence altına alınacağı bir sistemden söz etmektedirler. Böyle bir demokrasinin sınırlarını da yine emperyalist tekellerin çıkarları belirler. Demokrasiden söz edip bağımsızlıktan söz etmeyenler bu diyalektik bağı yok sayan, gerçeklerin üzerini külleyenlerdir. Bu ülkede demokrasi olacaksa, bunun yolu bağımsız bir ülke olmaktan geçer.
BAĞIMSIZLIK OLMAZSA;
adalet, hukuk olmaz.
Bağımlı bir ülkenin yargı sistemi de bağımsız değildir. Bağımlılık ilişkilerinden çıkarları bulunan tekelci sermayenin çıkarlarına göbekten bağımlıdır. Kamuoyu gündemine, "yargının üzerindeki siyasi etki" ya da "yargı bağımlılığı sorunu" diye getirilen sorun, esasında yargının tekellerin çıkarlarından bağımsız olup olamayacağı sorunudur. Bizim gibi bir ülkede ise bunun mümkünü yoktur. Bağımlılık ilişkileri, adalet sisteminin ülke gerçekleri, halkın ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmesinin önündeki en büyük engeldir.
Yargının, bağımsızlık mücadelesi verenleri suçlu görmesi ve en ağır cezalara çarptırması, onun bağımsızlık sorununa nasıl baktığının en çarpıcı örneklerinden biridir. Yine ilginçtir; bu ülkenin bağımlı hale getirilmesini sağlayan, emperyalistlerle yapılmış hiçbir anlaşma yargının gündemine gelmemiştir. Yargı, tüm bunları yok saymıştır. Bu, bağımlılığı açıkça kanıksamaktır.
Kimi zaman da, emperyalist tekellerin ülkemizi talan edebilmesi için yargı önünü açan rol oynar. Aksi durumda işbirlikçi hükümetler devreye girerek yargı kararlarını boşa çıkarır, ülke yasalarını da hiçe sayarak tekellere ayrıcalıkları tanınır.
Bergama'da siyanürlü altın madenine karşı topraklarını savunan köylüleri hatırlayın; yargı kararı olmasına karşın oligarşik devlet madeni kapatmamış ve sonuçta emperyalist tekelin istediği olmuştu. Köylüler mücadelelerinin sadece toprak mücadelesi değil, aynı zamanda anti-emperyalist mücadele olduğunu söylerken haklıydılar.
Hatırlayın; Avrupa Birliği'nden gelenler ve Amerikalılar'ın yargıya aleni müdahalelerde bulunma cüreti nereden kaynaklanıyor? Elbette bağımsız bir ülke olmayışımızdan.
Mahkemelerde "Türk yargıç, hakim" olması, kararların "Türk milleti adına..." diye verilmesi gerçeğin üzerine örtülen şaldır. Açık işgal altındaki Irak'ta da mahkemelerde Iraklılar var! Mesele, adaletin kimden yana işlediği; tekellerden mi yoksa halktan mı?
BAĞIMSIZLIK OLMAZSA;
yoksulluk, sefalet yokedilemez,
işsizlik sorunu çözülemez.
Sömürgeciler, bunları yok edecek ekonomi politikaların uygulanmasına izin vermez; IMF gibi kuruluşları aracılığıyla kendisi, kendi çıkarlarına göre belirler ekonomi politikaları ve iktidarlara bunları uygulatır.
Bağımsızlığı sadece "ulusal onur" sorunu görüp, "ben ekmeğimin derdindeyim, bağımsızlık o kadar büyük bir sorun değil" diye düşünenler, hatta AB'ye girersek iş, aş sorununun çözüleceğini hayâl edenler yanılıyorlar. Yoksulluğumuz bağımlılığımızın doğrudan sonuçlarının başında gelir.
Türkiye, yer altı ve yer üstü kaynaklarıyla "zengin" bir ülke midir? Evet! Peki neden o zaman halkının ezici bir çoğunluğu yoksulluk içinde? Demek ki bu kaynakları birileri talan ediyor, ülke gelirleri birilerinin kasalarına aktığı için onmilyonlarca insanımız giderek daha da yoksullaşıyor.
Peki kimdir o "birileri"?
Koçlar, Sabancılar, Ülkerler, Karamehmetler, Şahenkler ve oligarşi içinde yeralan diğer tekellerdir.
Ancak onlar gerçekte tek başlarına "hiçbir şeydir!" Ülke kaynaklarını asıl talan edenler, 1950'den bu yana ülkemize yerleşen emperyalist tekellerdir. İşbirlikçi tekelci burjuvalar, daha o günlerden itibaren emperyalist tekellerin acentaları olarak pastadan pay almaya başladılar. Bugün de onlarla işbirliği içinde paylarını büyütüyorlar. Ancak değişmeyen kural, "aslan payının", her zaman emperyalist tekellere ait olduğudur.
BAĞIMSIZLIK OLMAZSA;
yer altı ve yer üstü kaynaklarımıza sahip olamayız.
Türkiye tarihinde işbirlikçi hükümetler IMF ile sayısız anlaşmaya imza attılar. Bu anlaşmaların sonucunda ülke borç batağına gömüldü, bu borçları ödemek adına halka hep "kemer sıkmayı" dayattılar. Ancak halk kemer sıktıkça, sefaleti büyüdükçe borçlar öde öde bitmediği gibi, aksine hep arttı.
Peki kimdir IMF?
Emperyalistlerin, kapitalist sistemin sömürü ağını tüm dünyaya yaymak için kurdukları örgüttür.
IMF'nin girdiği her yerde emperyalist tekellerin çıkarları korunur. IMF girdiği ülkelere sadece yoksulluk, sefalet, işsizlik götürür. Çünkü onun misyonu budur; halkları ölümüne yoksullaştırma pahasına, o ülkenin kaynaklarını emperyalist ve işbirlikçi tekellerin önüne serecek politikaları uygulatmak. Özelleştirmeler, bu politikaların en bilinenidir. Türkiye'den önce Latin Amerika ülkelerinde hayata geçirilen bu politika, o ülkelerin ekonomilerini iflas ettirmiş, içme suyu dahil her şeylerinin yabancı tekellere satılmasını sağlamıştır. Ülkemizde bu süreç halen devam ediyor. Yüzbinlerce emekçiyi işsiz bırakan özelleştirmeler tek tek fabrikaların, madenlerin satışı değil, bir bütün olarak tekellerin talan politikasının adıdır. Bizim olan zenginliklerin tekellerin ayaklarının altına serilmesidir.
Peki, IMF'nin girdiği tek bir bağımsız ülke var mıdır? Hayır yoktur! IMF, ancak bağımlılaştırılmış ülkelere girer ve bu bağımlılığı daha da koyulaştırır, bir başka deyişle sağlam "kazıklara" bağlar. Hatta Balkanlar'da, Afganistan ve Irak'ta olduğu gibi, önce askeri işgal yapılır, sonra IMF girer. İşgalcinin bombalarıyla IMF aynı şeydir.
Bağımlılığı derinleştirmek için borçlandırır, hükümetlerin önüne ekonomi programları koyar, denetler, yönetir, yönlendirir. Ekonomi politikaların halkın değil, temsil ettiği emperyalist tekellerin çıkarlarına olmasını sağlar. İktidarların "ekonomiden" söz ederken, sadece borsaları, piyasaları, tekellerin kârlarını esas almaları bu yüzdendir.
Bağımlılık ile emekçilerin yoksullaştırılmasının, yoksulların açlık sınırı altına itilmesinin, açların ölümlerinin bağımlılıkla ilişkisinin en çarpıcı görüldüğü noktalardan biri; önceki hükümetin de, bu hükümetin de IMF'den onay almadan işçisine, memuruna zam verememesidir, IMF'nin isteği doğrultusunda gaza, tuza, ekmeğe, patatese akla gelebilecek her şeye zam yapmasıdır.
Bağımlı bir ülke IMF'yle ilişkilere son verebilir mi?
Veremez! IMF ile ilişkilere son vermek, bağımsızlık için mücadeleye girişmektir. Hiçbir iktidar bunu yapmaz, yapamaz. IMF ile yeni anlaşmalar yapılıp yapılmaması değildir sözünü ettiğimiz. Yeni anlaşma yapılmasa da, ekonominin çarkları onların, emperyalist tekellerin belirlediği kurallarla dönmeye devam eder. Türkiye tarihi bunun örnekleriyle doludur.
Ancak bağımsız bir ülkede; uluslararası alandaki ekonomik ilişkiler ülkenin kalkınmasına hizmet eder. Sadece böyle bir ülkede yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarının tek ve gerçek sahibi ülke halkı olabilir.
BAĞIMSIZLIK OLMAZSA;
sosyal haklar olmaz.
Bağımsızlık olmazsa yoksulluğumuzun sonu gelmeyeceği gibi, işçisinden memuruna, emeklisinden dul ve yetimlerine halkın sosyal hakları da göstermelik olmaktan öteye gitmez.
İşçi sınıfının varolan sosyal haklarını tırpanlayan, emekliliği neredeyse imkansız hale getiren yasal düzenlemeler IMF ve Dünya Bankası'nın isteğiyle çıkarıldı. Sağlık Ocakları kapatılıyor, sağlık tümden ticari bir sektör haline getirildi. Emeklileri "yük" olarak gören ve yıllarca döktükleri alınterinin karşılığını sadaka niyetine maaşlarla geçiştiren anlayış sisteme egemen kılındı.
Sosyal politika sadece söylemden ibaret kaldı. Yoksullara, işsizlere, emeklilere, dul ve yetimlere, işçilere, memurlara yani tüm emekçi halk kesimlerine yönelik böyle bir politika yoktur gerçekte. Çünkü, emperyalizm bağımlılaştırdığı ülkelerin insanlarına değer vermez, insanca yaşamaları onların umurunda değildir. Sosyal hakları olan bir halk değil, köleliği kanıksamış bir halktır istedikleri. "Sosyal politika" adına dilencileştirilmiş, yardım dağıtımlarına şükreden bir halktır istedikleri. İşbirlikçiler de onlar adına bu acımasız politikayı sürdürürler.
BAĞIMSIZLIK OLMAZSA;
işçi sınıfının azgın sömürü çarkları arasında ezilmesi son bulmaz.
Sömürü, kapitalist sistemin temelidir. Sistemin temeli olan sermaye birikimi, emekçilerin karşılığı ödenmeyen alınteri ile sağlanır. İşçi sınıfı, emekçiler sömürülürken, bir avuç tekel zenginleşir. Bu sistem tüm dünyada çeşitli araçlarla sürdürülmektedir.
Merkez kapitalist ülkeler, yani Amerika, Avrupa, J***nya ve diğerleri, yüz yıldır askeri işgallerle, IMF gibi kurumları aracılığıyla kapitalizmin sömürü çarklarını tüm dünyaya yaymaya çalışıyorlar. Çünkü kapitalist sistemin kârlarının aktığı hortumun ucu hep onlara dönüktür. Dünya kapitalist ağı ne kadar büyürse, onlar o kadar büyük kârlar elde etmektedirler. Yani kapitalizm bizim gibi ülkelerde bağımlılıkla birlikte sürdürülmektedir.
Emperyalist tekeller için ucuz emek cennetidir ülkemiz. "Yabancı sermaye geliyor, yatırım yapılıyor, istihdam yaratılıyor" gibi söylemlerle pazarlanan, işçi sınıfının emeğinin en acımasız koşullarda sömürülmesinden ibarettir. Emperyalistlerin, ülkemizde işçi sınıfının başta sendikal haklar olmak üzere, geniş haklara sahip olmasını istememelerinin, bir yandan özgürlüklerden dem vururken, bu konuda oligarşiye yönelik hiçbir eleştirilerinin olmaması da, yine bu gerçekle bağlantılıdır. Kendi ülkelerindeki işçi sınıfının mücadele ile kazandıkları haklardan dolayı kısmen sınırlanmış azgın sömürü biçimlerini bizim gibi bağımlı ülkelere taşıyarak daha fazla kâr elde ederler.
Bugünün tek kutuplu, emperyalizmin egemen olduğu dünya sisteminde daha da fazla geçerli olan bir gerçek vardır. Kapitalist sistem içinde kalınarak bağımsız olunamayacağı gibi, kapitalizme karşı emekçilerin haklarının korunması, emeğin iktidar olması da bağımsızlık kazanılmadan mümkün değildir.
BAĞIMSIZLIK OLMAZSA;
köylülük giderek yok olur.
Avrupa Birliği bir yandan, IMF ve Dünya Bankası öte yandan; köylülüğün tasfiyesini, tarım alanlarının emperyalist tekellerin eline bırakılmasını dayatıyorlar. Köylülere reva görülen ise, daha dün kendilerinin olan topraklar üzerinde kurulmuş kapitalist çifliklerde karın tokluğuna işçi olmaktır.
Sadece bununla sınırlı değil. Köylümüz ne ekecek, taban fiyatı ne olacak, teşvik verilip verilmeyeceği; her şey emperyalistlerce belirleniyor. Avrupa ve Amerikan emperyalizminin söz sahibi olduğu Dünya Ticaret Örgütü dedikleri örgüt, bizim gibi geri bıraktırılmış ülkelere dayatıyor tüm bu kuralları. Batılı kapitalist ülkeler kendi tarımlarını desteklerken, Türkiye işbirlikçi iktidarlarının köylüye subvansiyonları kesmesi talimatı veriyor. Böylece köylümüzün kapitalist tarım tekelleri karşısında güçsüzleştirilip yok edilmesi sağlanıyor.
Tütünümüz, fındığımız, buğdayımız, pamuğumuz yok oluyorsa; bunun ilk nedeni, bize bu acımasız kuralları dayatan bağımlılıktır.
BAĞIMSIZLIK OLMAZSA;
ordu asla milli bir ordu olamaz.
Bu ülkenin ordusu, Amerika ile bağımlılık ilişkilerinin başlatıldığı 1950'lerden beri emperyalizmin topraklarımızdaki gizli işgal ordusu haline gelmiştir. Üniformaları Türk, görevleri Türkiye halkının emperyalizme karşı mücadelesini, gerçek demokrasi için kavgasını kanla bastırmak olan bir ordu vardır.
NATO'nun emperyalizmin saldırı örgütü olduğu gizli saklı değil, bilinen bir gerçektir. Türkiye ordusu, NATO'nun en büyük ikinci askeri gücü olmasına karşın, emperyalist çıkarlara hizmet etmekten, onların çıkarları için NATO şemsiyesi altında ülkelerin işgaline, bağımlılaştırılmasına hizmet etmekten başka hiçbir şey yapmaz.
Amerika'nın kendileri adına generallerden "liderlik rolünü" yapmalarını istemesi boşuna değildir. Cuntalar, halka karşı savaş emperyalist çıkarların korunması için sürdürülmektedir. Oligarşinin ordusunun, ülkemizin yeni-sömürgeleşmesinden bu yana gerçek düşmana, ülkemizi soyan, halkımızı yoksullaştıran emperyalizme sıkılmış bir tek kurşunu yoktur. Ama bağımsızlık, demokrasi mücadelesini kanla boğmaya çalışmalarının sayısız örneği vardır. Katliamlar, kayıplar, infazlar, kontrgerilla örgütlenmeleri, Susurluklar hep ordu tarafından emperyalistlerin ülkemizdeki çıkarlarının korunması adına örgütlenmeştir.
BAĞIMSIZLIK OLMAZSA;
topraklarımız halklara karşı düşmanlık üssü olarak kullanılır.
Amerika ve NATO ile yapılan anlaşmalar doğrultusunda bugün topraklarımız üzerinde onlarca emperyalist üs bulunmaktadır.
Başta İncirlik olmak üzere bu üslerin ne işe yaradığı pratikle ortaya çıkmıştır.
İncirlik'ten kalkan uçaklar defalarca bölge ülkelerini bombaladılar. 1990'lı yıllar boyunca, 500 binden fazla çocuğun ölümüne neden olan Irak'a yönelik ambargo ve saldırı politikasında İncirlik aktif olarak kullanıldı. Irak onlarca kez buradan bombalandı. En son Irak işgalinde de işgal askerlerine lojistik destek üssü olarak büyük bir hizmet verdi. Balkanlar'daki NATO saldırısında İncirlik yine devredeydi, Afganistan işgalinde yine F-16'lar kalktı topraklarımızdan ve yoksul Afgan halkının üzerine bombalar yağdırdı.
Topraklarını Amerikan emperyalizminin üssü haline getiren bir ülkenin "yurtta barış dünyada barış" diye bir ilkesi olamaz. Bu adi bir demagojidir. Türkiye, Irak halkına, Lübnan'a, Afganlılar'a, Yugoslav halklarına nasıl dost olabilir? İncirlik aracılığıyla tehdit edilen İran halkına nasıl dost olabilir? Bağımlılık tüm komşularımızla düşmanlık içinde yaşamak demektir. Emperyalistlerin topraklarımızı kullanarak o ülkeleri sürekli tehdit altında tutması demektir.
Böyle bir uluslararası ilişki, saldırgan, halkları birbirine düşman eden, iç ve dış barışı tehdit eden politikalarca yönetilen ilişkidir. Halkların kardeşliği, dostluğu ve dayanışması yoktur bu politikada.
BAĞIMSIZLIK OLMAZSA;
onurlu bir dış politika olmaz.
Avrupa ve Amerika karşısında bu ülkenin iktidarları neden hep onursuz politikalara imza atarlar? Neden hep emperyalistler bu ülkeyi aşağılar, ezer, isteklerini kabul ettirmek için baskı uygular?
Bunun tek cevabı, iplerin onların elinde olmasıdır, bağımlılıktır. Böyle bir ülkenin dış politikasında kendine ait tek bir satır yoktur. Emperyalistler dikte ettirir, işbirlikçi iktidarlar uygular. Bugün Türkiye'nin Ortadoğu'ya yönelik kendine ait bir politikası olduğunu kim söyleyebilir? Büyük Ortadoğu Projesi ne diyorsa, Amerika ne istiyorsa; Türkiye'nin "dış politikamız" diye pazarladığı da bunlardan ibarettir.
Soralım; neden bu ülke iktidarları emperyalistlerle bütün ikili anlaşmaları gizli yaparlar? 1950'den bu yana değişmeyen bir kuraldır bu. Öylesine bir gizlilik ki, koskoca bir İncirlik Üssü'nün kurulmasını sağlayan anlaşma bile yıllarca halktan gizlenmiştir. Bu kural bugün de değişmemiştir. Ülkeyi yönetenler Beyaz Saray'a gittiklerinde, Avrupa ile masaya oturduklarında hangi tavizleri verdiler, neyi sattılar yıllarca öğrenmek mümkün olmaz.
Ve yine kuraldır; tüm bu anlaşmalarda emperyalistlere tanınan imtiyazlar hep "Türkiye'nin çıkarları" ya da "karşılıklı çıkarlar" diye yutturulur.
Oysa bağımlı bir ülke ile emperyalistler arasındaki ilişkide "karşılıklı çıkar" yoktur, emperyalistin çıkarı önceliklidir. İşbirlikçi iktidarların "çıkarlarımız" dedikleri, en fazla kendi iktidarlarının, bir avuç işbirlikçi tekelci burjuvazinin çıkarlarından ibaret olabilir. Örneğin; AKP'nin emperyalistlerle ilişkilerinde tek belirleyici, onların bu iktidarın koltukta oturmasına vereceği destektir. AKP, bunun karşılığında her şeyi satmaya hazırdır.
Halktan gizlenmesi bundandır.
Sadece bağımsız bir ülkede, çeşitli ülkelerle imzalanan tüm ekonomik, siyasi, askeri anlaşmalar halka açık olarak yapılır. Ve ancak böyle bir ülkede bu ilişkilerde Türkiye'nin çıkarları temel alınır. Sadece bağımsız bir ülkenin izlediği dış politikası, o ülke halklarının başını öne eğmez, onursuzluk duygusunu yaşatmaz. Bağımsız ülkenin insanının başı diktir, ulusal onuru her şeyin üzerindedir.
İşte biz tüm bu nedenlerden dolayı, "Seçim Çare Değil Bağımsızlık, Demokrasi Mücadelesine Katıl" çağrısı yapıyoruz. Demokrasinin olmadığı bir ülkeyi demokratikleştirmek, bağımlılık zincirlerini kırarak bağımsız bir Türkiye yaratmak için kavgaya davet ediyoruz.