PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Dinmeyen Acımız..17 Ağustos’tan Ne Ders Çıkardık


canazer
08-24-2008, 03:51 PM
Dokuz yıl geçti büyük felaketin üzerinden. O günden bu yana göstermelik törenler yapıyor olsalar da, sistemli bir şekilde unutturma politikası izlediler.

17 Ağustos’tan Ne Ders Çıkardık?


17 Ağustos’un 9. yıldönümündeyiz. Yıllardır unutulmayan ve kuşkusuz unutulması da mümkün olmayan bu büyük felaketten ne öğrendik acaba? Nasıl bir ders çıkarıldı. Devlet ne ders çıkardı, halk ne ders çıkardı?..

Devletin çıkardığı bir ders yok; çıkaracağı da yok; ama ya halk... Yaşadıklarından öğrenmezse bir halk, afetine, felaketine kendisi davetiye çıkarmış olmaz mı?... Geçmiş felaketin hesabını sormaktaki yetersizlik, beklenen depremler karşısındaki duyarsızlık ve kanıksama, hiç kuşkusuz görmezden gelinemeyecek bir olumsuzluktur.

Oysa, yaşadığımız olay, bir çok şehri büyük bir şiddetle sarsmanın ötesinde, beyinleri sarsacak büyüklükte bir deprem di.

17 Ağustos 1999, ülkemiz tarihinin en büyük acılarından birini yaşadığımız bir tarihtir.

Resmi inkarcılık, kayıplarımızın boyutunu örtbas etse de, 40 bin insanımız can verdi çöken binaların altında.

Ülkemizi yöneten işbirlikçi iktidarların tek derdi, emperyalist tekellerin ve işlirlikçilerinin taleplerine cevap vermektir. Bu taleplere cevap veren politikalar ise, zengini daha zengin yaparken, yoksulu daha da yoksullaştırır. Yağmayı, talanı, soygunculuğu yaygınlaştırır, doğallaştırır ve kanıksatır..

Enkaz altında onbinlerce ölü vermemiz de işte esas olarak bunun sonucudur. İşte bunun için ülkemizde her doğa olayı, bir katliama dönüşüyor. İşte bunun için, kader değildi yaşadıklarımız.

Dokuz yıl geçti büyük felaketin üzerinden. O günden bu yana göstermelik törenler yapıyor olsalar da, sistemli bir şekilde unutturma politikası izlediler. Unutturmanın iki nedeni vardı; birincisi, 17 Ağustos‘un nedenlerinin, neden o kadar büyük kayıplar verdiğimizin sorgulanmasını ve elbette bu tablonun sorumlularının açığa çıkmasını istemiyorlardı. İkincisi; aslında bu ülke yıllardır yeni 17 Ağustoslarla yüzyüze, iç içe yaşıyor ve sömürücü iktidarlar, hiçbir şey yapmayıp, önlem almayıp, 17 Ağustos gibi bir katliamı taammüden hazırlıyorlar.


Dünün unutulmaması gerekenleri

17 Ağustos’un hemen ertesi, kelimenin gerçek anlamıyla bir kaostu. “Nerde bu devlet?” çığlıkları yankılanıp durmuştu enkazların yanıbaşında. Ülkenin başbakanı deprem bölgesiyle “iletişim” bile kuramamıştı.

Devlet, deprem bölgesine günler sonra ulaşabildi. Ulaştıktan sonra yaptığı ilk şeylerden biri de halka yardım etmek yerine, halka yardım için deprem bölgesine gelen devrimcileri gözaltına almak oldu.

Deprem sonrasında, depremzedeler adeta kendi kaderlerine terkedildiler. Çadırkent‘lerde sorunlar yıllarca bitmedi. Ve bu devlet, depremzededir demeden, hakkını arayan, uygulamaları eleştiren depremzedeleri copladı.

Depremzedelerin sorunlarını çözmek ve deprem bölgesinin imarı için konulan özel deprem vergisiyle tüm halktan toplanan paralar, depremzedeler için değil, bütçe açığını kapatmak, IMF borçlarını ödemek için kullanıldı. Alenen ve resmen depremzedeler için toplanan parayı çalmıştı devlet.

Depremin gerçek sorumlularını gizlemek için onbinlerce binanın çöktüğü, 40 bin insanın öldüğü depremde, bir kaç bina ve birkaç müteahhit öne çıkarıldı. “Sorumluların üstüne gidiyoruz” havası içinde sorumlular kurtarıldı.

40 bin kişinin öldüğü depremin günah keçisi ilan edilen Veli Göçer gibi sahtekarlar elbette suçluydular. Ama bu büyük katliamı hazırlayan mekanizmanın içinde onlar en son sıralarda geliyorlardı.

Devletin halkın sorunlarına, ihtiyaçlarına göre örgütlenmiş bir kurum olmadığı açıkça ortaya çıktı.

Dirimize değer vermeyenler, ölülerimize de saygı göstermediler. Ölülerimiz, dozerlerle, kepçelerle toplu mezarlara üst üste gömüldü.


Bugünün sorulması gereken soruları

Bilim insanları, neredeyse 17 Ağustos 1999’dan bu yana İstanbul merkezli ve tüm Marmara Bölgesini etkileyecek büyük bir depremin olacağını bilimsel olarak söylüyorlar. Böyle bir depremin ne zaman olacağı ve tahribatının boyutları konusunda rivayetler muhtelif olsa da, felaket adım adım geliyor.

Kimi tahminlerde 30-40 bin kişi öleceği söylenirken, kimilerinde bu rakam 80 binlere kadar çıkıyor. Yorum farklılıkları, aslında deprem için yapılması gerekenler açısından hiçbir şey değiştirmiyor.

Peki, 9 yıl boyunca alınan ciddi bir önlem var mı? Hayır!

Güçlendirilmesi gereken okullar başta olmak üzere, tüm kamu kurumlarının büyük bölümü duruyor.

Binaların yüzde 70’inin depreme dayanıksız olduğu söylenen semtlerde bile binalar gözden geçirilmiş değil. Belediyeler, bakanlar, hala konu gündeme geldiğinde utanmadan, sorumsuzca “şu kadar milyon dolar lazım” türünden demeçler verip kıllarını kıpırdatmıyorlar.

Göstermelik “deprem konteynerleri”, (ki onları bile yerleştirip muhafaza etmeyi başaramadılar), göstermelik deprem tatbikatlarıyla oyalama sürüyor.

Sadece İstanbul’da 10 ilçe, “yüksek deprem riski” taşıyor. Bu ilçelerde bulunan 182 bin 527 bina, yüksek deprem riski gösteriyor ve bunların içinde yaşayanların büyük bölümünün bir depremde öleceği kesin! Peki bu 182 bin bina içinde kaç kişi yaşıyor? Bunun da cevabı belli: 658 bin 125.

Yani bir yönetim düşünün ki, yarım milyonu aşkın insanını gözden çıkarmış durumda.

Bazı rakamlara bakmayı sürdürelim: İstanbul’da binaların yüzde 71.4’ü çürük. Şehirdeki 1.6 milyon binanın 800 bini tamamen ya da kısmen kaçak!

Şimdi böyle bir şeyin nasıl mümkün olabildiği sorusunu soralım. Yani bir şehirde nasıl olabiliyor da, binaların yüzde 71.4’ü çürük olabiliyor. Ve o şehrin binalarının neredeyse yarısı nasıl kaçak olabiliyor?

Bu soru bizi, en başta vurguladığımız ülke gerçeğimize götürüyor. Böyle bir tablo ancak soyguncu, talancı bir sistemde mümkün olabilir.

Neticede yukarıda aktardığımız rakamlar da gösteriyor ki, bilim insanlarının önünde sonunda olacağına işaret ettiği depremde, 17 Ağustos’ta, 12 Kasım’da olduğu gibi, onbinlerce insanımız ölecek.

Yukarıdaki rakamları devlet bilmiyor mu, belediyeler bilmiyor mu? Bildiklerine kuşku yok. Rakamların çoğu onların kurumlarına ait zaten.

Gerçeğin bilinmemesi, farkında olunmaması gibi bir şey söz konusu değil. Fakat buna rağmen birşey yapmıyorlar ve bu konuda toplumu, devleti, belediyeleri uyaran bilim insanlarını halkı korkutmakla, panik yaratmakla suçlayıp susturmaya çalışıyorlar.

İşte bu nedenle yazımızın başında “taammüden” bir katliamın hazırlandığından söz ettik.


Beklemeyelim! Örgütlenelim!

“Beklenen” depreme karşı yapılması gerekenleri içeren bir r***rda, İstanbul genelindeki ağır hasarlı binaların yeniden yapılandırılması için (yıkım, enkaz kaldırma ve nakil, tahliye edilecek ailelerin geçici iskanı, kalıcı konut maliyeti olarak) 17 milyar 331 milyon dolar gerektiği belirtiliyor.

Herkes bilir ki, bu para devlette de, büyükşehir belediyesinde de vardır. Yok diyorlarsa yalandır.

Nitekim yok diyorlar.

17 Ağustos 1999’dan bu yana bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen, ağır hasarlı binaların yeniden yapılandırılması bile sağlanmadı.

Sağlanamadı değil, sağlanmadı.

Niye? Çünkü bu miktarda bir parayı, tekellere finans olarak aktaracaklar, kendilerine ekonomik ve siyasi rant getirecek başka şekillerde kullanacaklardır.

Hasarlı binalar sorunu sadece İstanbul’un sorunu değil. İstanbul on milyonu aşkın bir nüfusu barındırdığı için doğal olarak öne çıkıyor. Fakat Kocaeli, Sakarya, Yalova ve Düzce’de de “hasarlı binalar sorunu” hala ciddi bir sorundur.

Bir başka nokta; yakın ve yıkıcı bir deprem beklentisi de sadece İstanbul’la sınırlı değil. Bilim insanları, Bursa bölgesindeki yüksek riske, keza Doğu’da bazı bölgelerdeki yakın tehlikelere de dikkat çekiyorlar.

Ama kimin dikkatini?

İşbirlikçi, sömürücü iktidarın dikkati hiç bu soruna dönmüyor.

Devlet ne ders çıkarmıştır, ne uyarıları dinlemekte, ne çağrılara kulak vermektedir. Bunların hepsini yapacak olan yine halktır.

Beklemekle, uyarmakla, yetkililere seslenmekle gerekenlerin yapılmayacağı geçen yıllar içinde yeterince görüldü.

Tekelci burjuvalar için “beklenen deprem” diye bir sorun yoktur. Çünkü onların depreme dayanıklı villalarında, lüks konutlarında böyle bir tehlike söz konusu değildir. Olan halka olacaktır.

Halkın can güvenliği yoktur. Çıplak gerçek budur. Can güvenliğimiz soyguncu kapitalizm ve faşizmin insana değer vermeyen devleti tarafından yok edilmektedir.

Dün, 17 Ağustos’ta ölen bizdik. Bugün can güvenliği olmayan da biziz. Göz göre göre gelen, bize yıkım, ölüm getiren büyük depremi sessizce beklemeyelim. Hepimiz biliyoruz ki, deprem bizi bekleyen felaketlerden sadece biridir; iş kazalarından bebek ölümlerine, trafik kazalarına, keneye kadar ölüm ucuzdur bu ülkede. Ve halkı vurur hep. El ele verirsek, örgütlenirsek, örgütlü olarak birlikte mücadele edersek, böyle büyük acıları önleyebiliriz. Güçlendikçe daha fazlasını da önleyebiliriz. Bekleyecek zamanımız yok.

Yarınlarımız, enkazın altında kalmasın. “Gelecek büyük deprem” deyip duruyoruz, o halde; geleceğin de sonuçta mutlaka geleceğini unutmayalım.



Devletin çıkardığı bir ders yok; çıkaracağı da yok; ama ya halk... Yaşadıklarından öğrenmezse bir halk, afetine, felaketine kendisi davetiye çıkarmış olmaz mı?