canazer
07-28-2008, 01:31 PM
Menderes'in Demokrat Parti iktidarı, ülkemizin yeni-sömürgeleştirilmesi sürecinin başlangıcı ve taşlarının birer birer döşenmesiydi. DP, ilk bağımlılık anlaşmalarına imza atan iktidar olarak tarihe geçmişti.
Erdoğan'ın AKP'si ise, Menderes'ten sonra en işbirlikçi iktidar olarak tarihteki yerini şimdiden aldı. Konjonktürel nedenler, halk muhalefetin düzeyi gibi birçok etkenle birlikte düşünüldüğünde, "Morrison Süleyman" dahi bu kadarını yapamamıştı. Erdoğan'ın Amerikan bürokratı Özal'ı da geride bıraktığı yine kaydedilmesi gereken bir başka gerçektir. 4.5 yıl gibi, bir iktidar açısından kısa sayılabilecek bir süreçte bu sıfatı kazanmasının altında iki neden yatıyor. Birincisi; emperyalizmin küreselleşme sürecinin dayattığı politikaların yoğunluğu, bağımlı ülke iktidarlarına hiçbir alternatif bırakmadan "tam biat etme"nin dayatılması. İkincisi ise, AKP'nin kuruluşundan başlayarak, seçimler öncesinde Beyaz Saray'a "yüz sürmesine" kadar daha baştan emperyalist destekle, onların iktidarı olarak ortaya çıkmış olmasıdır.
AKP, bu işbirlikçi politikalardan zerre kadar rahatsız değildir. Danışmanının "bu adamı delikten süpürmeyin, kullanın" demesi bile, Tayyip Erdoğan'da zerrece rahatsızlık yaratmamıştır. Çünkü, Amerika, Avrupa Birliği ve IMF, koltuk için iktidarın en temel dayanakları durumundadır. İçteki iktidar çatışmalarına karşı, sırtını bu güçlere dayayarak o koltuğa oturmuş ve 4.5 yıl boyunca da aynı desteklerle oturmaya devam etmiştir. Erdoğan'ın, halkın Avrupa Birliği'ne yönelik tepkilerini istismar edebilmek için, sanki imzayı atan kendisi değilmiş gibi, AB'ye yönelik "sert eleştiriler" yapması ya da ABD ile "sürtüşmeler" yaşanması bu gerçekleri değiştirmiyor.
AKP, hazırladığı seçim bildirgesinde de, bir utanç tarihi olan bu icraatlarını övmekte, işbirlikçi politikalarını "Türkiye'nin çıkarlarına" diye yutturmaya çalışmakta ve her satırında korkunç bir yalana, çarpıtmaya ve demagojiye başvurmaktadır. Bildirgeye bakıldığında, adeta Türkiye sömürge bir ülke değil, bölgesel ve dünya çapında politikalara yön veren bir güç durumundadır! Bu, AKP'nin "hayâl dünyası"nın bir ürünü değildir elbette. 4.5 yılda öylesine onursuz bir politika izlenmiştir ki, kitleler açısından izaha muhtaç bir tablo vardır ortada. AKP de "izah" adına yalana, demagojiye, çarpıtmaya sarılmaktan başka bir yol bulamamaktadır.
Oysa bildirgede, AKP'nin dış politikası, AB ve ABD ile ilişkileri nasıl tanımlanıyor, bundan sonrası için hangi sözler veriliyor; bunlara bakıldığında, tek kelimeyle, "yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır" denildiğini, işbirlikçiliği sürdürme sözü verildiğini görüyoruz.
Bildirgede; NATO ve ABD ile ilişkilerin "bölgesel ve küresel süreçlere etkin ve belirleyici bir şekilde katılmamızın en önemli unsurlarını oluşturduğu" belirtiliyor. NATO'nun Afganistan işgali övülerek, Türkiye'nin işgale katılması "Türk-Afgan kardeşliği" diye pazarlanıyor. NATO Zirvesi'nde alınan kararların yaşama geçirilmesinde Türkiye'ye önemli rol düştüğü vurgulanarak, adeta bu kararlar halklar için "hayırlı" kararlarmış gibi sunuluyor. Döne döne yapılan vurgu; Türkiye'nin bölgesel ve küresel bir güç olduğu... Savunulan dış politika anlayışının, "ülkemizin kendi ekseninden başlayarak, yakın çevresine, komşu bölgelere ve küresel alana yayılan bir etkinlik kazanmasını öngördüğü", bu vizyonun en temel ilkesinin, "milletimizin özgürlük ve güvenliği ile devletimizin egemenlik ve bağımsızlığını güçlendirerek geliştirildiği"; 2005 yılında Türkiye'nin küresel etki alanını güçlendirmek için Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu gibi yakın bölgelerde etkinliğin pekiştirildiği, Irak konusunda "kapsamlı bir politika" izlenerek hem Iraklı gruplar, hem de "bölgesel dengeler üzerindeki belirleyici konumumuzun güçlendirildiği" gibi safsatalar sıralanıyor.
Oysa gerçek bambaşkadır.
Türkiye'nin Balkanlar'dan Ortadoğu'ya izlediği bütün politikalar, içinde yeraldığı platformlar, yaptığı girişimler; sadece emperyalistlerin çıkarlarına hizmet etmiştir. Amerikan emperyalizminin onayı, yönlendirmesi ve belirlediği sınırlar içindeki girişimlerdir bunlar. AKP'nin Büyük Ortadoğu Projesi'ni açıkça desteklediğini beyan etmesi ile, geniş kitleler açısında da gittikçe açıklık kazanan bu rolün adı, "küresel etkin güç" değil, taşeronluktur. İşgalciliği bile "kardeşlik" diye pazarlayan, Amerikan politikalarına yedeklenmeyi "bağımsızlığın güçlendirilmesi" diye yutturacak denli yüzsüzleşen demagog düzen islamcıları, dün Amerikan "yeşil kuşak" projesinde oynadıkları rolü bugün başka biçimlerde sürdürmektedir.
Gündemlerinde bağımsızlık gibi bir kavram asla yoktur.
"Türkiye'yi belirlenen değil belirleyen bir ülke konumuna getirecek politikalar izlemişler"! Peki nedir bu politikalar denildiğinde sıralanan taşeronluktan başka bir şey olmuyor. "Belirleyen" ülkenin askerlerinin başına çuval geçirildiği nerede görülmüş? Ülkeyi yöneten Başbakanı'nın delikten süpürülecek denli değersiz bir uşak olarak nitelendiği nerede görülmüş? Belirleyen ülke, başka ülkelerin, finans tekellerinin kapısında kredi için dilenir mi? Bölgesel dengeler üzerinde bu denli etkili olan bir ülkenin ordusu atacağı adımlar için Amerika'dan izin bekler mi?
Soruları uzatmak mümkündür.
Açık olan şu ki, Osmanlı'nın "o görkemli günleri" saikinin de etkide bulunduğu bildirge gerçekleri ters yüz etmekte, sömürge ülke olmanın gereği olarak izlenen politikalar, "lider ülke" olma yolunda atılan adımlar gibi gösterilmektedir.
Dile getirilen kimi gerçekler de yok değildir. Örneğin, "demokrasi, barış, refah" diye sunulan Avrupa Birliği üyeliğinin, emperyalizmin askeri gücü "NATO ile ilişkileri hem derinleştiren hem de genişleten bir etkiye sahip olduğu" ifadelerinde olduğu gibi.
NATO'nun katliamlarına, ABD'nin Irak işgaline tek bir satır eleştirinin yeralmadığı bildirgede, bundan sonra izlenecek politikaların, bu 4.5 yılda izlenen politikaları derinleştirmek olacağı vurgulanıyor. Şöyle deniliyor:
"Bu ilişkilerin (ABD ile ilişkiler) daha geniş kapsamlı bir şekilde ekonomik, teknolojik, sosyal ve kültürel alanda zenginleştirilmesi gerekmektedir. ABD ile olan ittifakımızı, transatlantik ilişkilerin omurgasını oluşturan NATO içindeki etkin rolümüzü ve AB üyelik sürecimizi, ortak bir hedefin ana unsurları olarak görüyoruz."
"AK Parti, AB katılım sürecini hem bir entegrasyon hem de Türkiye'nin siyasal, ekonomik, sosyal ve yasal standartlarını yükselten bir yeniden yapılanma süreci olarak değerlendirmektedir."
Bu ifadeleri daha düz hale getirdiğimizde; ülkemizin Amerika ve Avrupa emperyalizmine siyasi, ekonomik, askeri, kültürel her yönüyle daha da bağımlı hale getirileceğinden söz edildiği görülecektir. Bu arada NATO'su, ABD'si, AB'si ile girilen bağımlılık ilişkilerinin birbirini bütünlediği "yerinde" bir tespittir. Reformizmin "bağımsız adayı"nın savunduğu gibi, AB'cilik ABD karşısında "denge" değildir
Erdoğan'ın AKP'si ise, Menderes'ten sonra en işbirlikçi iktidar olarak tarihteki yerini şimdiden aldı. Konjonktürel nedenler, halk muhalefetin düzeyi gibi birçok etkenle birlikte düşünüldüğünde, "Morrison Süleyman" dahi bu kadarını yapamamıştı. Erdoğan'ın Amerikan bürokratı Özal'ı da geride bıraktığı yine kaydedilmesi gereken bir başka gerçektir. 4.5 yıl gibi, bir iktidar açısından kısa sayılabilecek bir süreçte bu sıfatı kazanmasının altında iki neden yatıyor. Birincisi; emperyalizmin küreselleşme sürecinin dayattığı politikaların yoğunluğu, bağımlı ülke iktidarlarına hiçbir alternatif bırakmadan "tam biat etme"nin dayatılması. İkincisi ise, AKP'nin kuruluşundan başlayarak, seçimler öncesinde Beyaz Saray'a "yüz sürmesine" kadar daha baştan emperyalist destekle, onların iktidarı olarak ortaya çıkmış olmasıdır.
AKP, bu işbirlikçi politikalardan zerre kadar rahatsız değildir. Danışmanının "bu adamı delikten süpürmeyin, kullanın" demesi bile, Tayyip Erdoğan'da zerrece rahatsızlık yaratmamıştır. Çünkü, Amerika, Avrupa Birliği ve IMF, koltuk için iktidarın en temel dayanakları durumundadır. İçteki iktidar çatışmalarına karşı, sırtını bu güçlere dayayarak o koltuğa oturmuş ve 4.5 yıl boyunca da aynı desteklerle oturmaya devam etmiştir. Erdoğan'ın, halkın Avrupa Birliği'ne yönelik tepkilerini istismar edebilmek için, sanki imzayı atan kendisi değilmiş gibi, AB'ye yönelik "sert eleştiriler" yapması ya da ABD ile "sürtüşmeler" yaşanması bu gerçekleri değiştirmiyor.
AKP, hazırladığı seçim bildirgesinde de, bir utanç tarihi olan bu icraatlarını övmekte, işbirlikçi politikalarını "Türkiye'nin çıkarlarına" diye yutturmaya çalışmakta ve her satırında korkunç bir yalana, çarpıtmaya ve demagojiye başvurmaktadır. Bildirgeye bakıldığında, adeta Türkiye sömürge bir ülke değil, bölgesel ve dünya çapında politikalara yön veren bir güç durumundadır! Bu, AKP'nin "hayâl dünyası"nın bir ürünü değildir elbette. 4.5 yılda öylesine onursuz bir politika izlenmiştir ki, kitleler açısından izaha muhtaç bir tablo vardır ortada. AKP de "izah" adına yalana, demagojiye, çarpıtmaya sarılmaktan başka bir yol bulamamaktadır.
Oysa bildirgede, AKP'nin dış politikası, AB ve ABD ile ilişkileri nasıl tanımlanıyor, bundan sonrası için hangi sözler veriliyor; bunlara bakıldığında, tek kelimeyle, "yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır" denildiğini, işbirlikçiliği sürdürme sözü verildiğini görüyoruz.
Bildirgede; NATO ve ABD ile ilişkilerin "bölgesel ve küresel süreçlere etkin ve belirleyici bir şekilde katılmamızın en önemli unsurlarını oluşturduğu" belirtiliyor. NATO'nun Afganistan işgali övülerek, Türkiye'nin işgale katılması "Türk-Afgan kardeşliği" diye pazarlanıyor. NATO Zirvesi'nde alınan kararların yaşama geçirilmesinde Türkiye'ye önemli rol düştüğü vurgulanarak, adeta bu kararlar halklar için "hayırlı" kararlarmış gibi sunuluyor. Döne döne yapılan vurgu; Türkiye'nin bölgesel ve küresel bir güç olduğu... Savunulan dış politika anlayışının, "ülkemizin kendi ekseninden başlayarak, yakın çevresine, komşu bölgelere ve küresel alana yayılan bir etkinlik kazanmasını öngördüğü", bu vizyonun en temel ilkesinin, "milletimizin özgürlük ve güvenliği ile devletimizin egemenlik ve bağımsızlığını güçlendirerek geliştirildiği"; 2005 yılında Türkiye'nin küresel etki alanını güçlendirmek için Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu gibi yakın bölgelerde etkinliğin pekiştirildiği, Irak konusunda "kapsamlı bir politika" izlenerek hem Iraklı gruplar, hem de "bölgesel dengeler üzerindeki belirleyici konumumuzun güçlendirildiği" gibi safsatalar sıralanıyor.
Oysa gerçek bambaşkadır.
Türkiye'nin Balkanlar'dan Ortadoğu'ya izlediği bütün politikalar, içinde yeraldığı platformlar, yaptığı girişimler; sadece emperyalistlerin çıkarlarına hizmet etmiştir. Amerikan emperyalizminin onayı, yönlendirmesi ve belirlediği sınırlar içindeki girişimlerdir bunlar. AKP'nin Büyük Ortadoğu Projesi'ni açıkça desteklediğini beyan etmesi ile, geniş kitleler açısında da gittikçe açıklık kazanan bu rolün adı, "küresel etkin güç" değil, taşeronluktur. İşgalciliği bile "kardeşlik" diye pazarlayan, Amerikan politikalarına yedeklenmeyi "bağımsızlığın güçlendirilmesi" diye yutturacak denli yüzsüzleşen demagog düzen islamcıları, dün Amerikan "yeşil kuşak" projesinde oynadıkları rolü bugün başka biçimlerde sürdürmektedir.
Gündemlerinde bağımsızlık gibi bir kavram asla yoktur.
"Türkiye'yi belirlenen değil belirleyen bir ülke konumuna getirecek politikalar izlemişler"! Peki nedir bu politikalar denildiğinde sıralanan taşeronluktan başka bir şey olmuyor. "Belirleyen" ülkenin askerlerinin başına çuval geçirildiği nerede görülmüş? Ülkeyi yöneten Başbakanı'nın delikten süpürülecek denli değersiz bir uşak olarak nitelendiği nerede görülmüş? Belirleyen ülke, başka ülkelerin, finans tekellerinin kapısında kredi için dilenir mi? Bölgesel dengeler üzerinde bu denli etkili olan bir ülkenin ordusu atacağı adımlar için Amerika'dan izin bekler mi?
Soruları uzatmak mümkündür.
Açık olan şu ki, Osmanlı'nın "o görkemli günleri" saikinin de etkide bulunduğu bildirge gerçekleri ters yüz etmekte, sömürge ülke olmanın gereği olarak izlenen politikalar, "lider ülke" olma yolunda atılan adımlar gibi gösterilmektedir.
Dile getirilen kimi gerçekler de yok değildir. Örneğin, "demokrasi, barış, refah" diye sunulan Avrupa Birliği üyeliğinin, emperyalizmin askeri gücü "NATO ile ilişkileri hem derinleştiren hem de genişleten bir etkiye sahip olduğu" ifadelerinde olduğu gibi.
NATO'nun katliamlarına, ABD'nin Irak işgaline tek bir satır eleştirinin yeralmadığı bildirgede, bundan sonra izlenecek politikaların, bu 4.5 yılda izlenen politikaları derinleştirmek olacağı vurgulanıyor. Şöyle deniliyor:
"Bu ilişkilerin (ABD ile ilişkiler) daha geniş kapsamlı bir şekilde ekonomik, teknolojik, sosyal ve kültürel alanda zenginleştirilmesi gerekmektedir. ABD ile olan ittifakımızı, transatlantik ilişkilerin omurgasını oluşturan NATO içindeki etkin rolümüzü ve AB üyelik sürecimizi, ortak bir hedefin ana unsurları olarak görüyoruz."
"AK Parti, AB katılım sürecini hem bir entegrasyon hem de Türkiye'nin siyasal, ekonomik, sosyal ve yasal standartlarını yükselten bir yeniden yapılanma süreci olarak değerlendirmektedir."
Bu ifadeleri daha düz hale getirdiğimizde; ülkemizin Amerika ve Avrupa emperyalizmine siyasi, ekonomik, askeri, kültürel her yönüyle daha da bağımlı hale getirileceğinden söz edildiği görülecektir. Bu arada NATO'su, ABD'si, AB'si ile girilen bağımlılık ilişkilerinin birbirini bütünlediği "yerinde" bir tespittir. Reformizmin "bağımsız adayı"nın savunduğu gibi, AB'cilik ABD karşısında "denge" değildir