PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Faruk Nafiz ÇAMLIBEL


Turcan
05-18-2008, 08:59 PM
HAN DUVARLARI
Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı
Bir dakika araba yerinde durakladı
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar
Gidiyordum gurbeti gönlümde duya duya
Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları
Önce uzun bir kışın soldurduğu etekler
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler

Ellerim takılırken rüzgarların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık
Bu ıslıkla uzayan, dönen, kıvrılan yollar
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu
Gökler bulutlanıyor, rüzgar serinliyordu
Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine
Yol, hep yol, daima yol…Bitmiyor düzlük yine
Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali
Sonum Adem’dir diyor insana yolun hali

Ara sıra geçiyordu bir atlı, iki yayan
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdayan
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine
Uzanmışım kalmışım yaylının şiltesine
Bir sarsıntı… Uyandım uzun süren uykudan
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan
Karşıdan hisar gibi Niğde yükseliyordu
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı
Bir parıltı gördü mü gözler hemen dalıyor
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
Her yüze çiziyordu bir hüzün kırışığı
Git gide birer ayet gibi derinleştiler
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki çizgiler

Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı
Fani bir iz bırakmış burada yatmışsa kimler
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler

Uykuya varmak için bu hazin günde erken
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı
Bu, dört mısra değildi sanki dört damla kandı
Ben garip çizgilerle uğraşırken baş başa
Rastlamıştım duvarda bir şair arkadaşa:

On yıl var ayrıyım Kına Dağından
Baba ocağından, yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben

Altında da bir tarih: Sekiz Mart Otuz Yedi
Gözüm imza yerinde başka bir ad görmedi
Artık bahtın açıktır uzun etme arkadaş
Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş
Araya gitti diye içlenme baharına
Huduttan götürdüğün şan yetişir yarına
Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk
Soğuk bir mart sabahı…Buz tutuyor her soluk
Ufku tutuşturmada fecrin ilk alevleri
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri
Bulutların ardından gün yanmadan sönüyor
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar
Biz bu sonsuz yollarla varıyoruz git gide
İki dağ ortasında boğulan bir geçide

Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden
Ardımda kalan yerler anlaşılırken baharla
Önümüzdeki arazi şimdi örtülü karla
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu
Burada son fırtına son dalı kırıyordu
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızda
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü
Gönlümde can verirken köye varmak emeli
Arabacı haykırdı: İşte Araplıbeli
Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana
Bir menzile vararak atları çektik hana

Bizden önce buraya inen üç dört arkadaş
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş
Çıtırdayan çalılar dört yana can katıyor
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor:

Gönlümü çekse de yarin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
Rüzgarın önüne katılmışım ben

Sabahleyin gökyüzü parlak ufuk açıktı
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu’daydık
Bir handa yorgun argın tatlı bir uykudaydık
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım:

Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslı’mı el almış harem diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben

Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında
Korkarım yaya kaldın bu gurbet çıkmazında
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı
Bahtına lanet olsun aşamadınsa bu dağı
Az değildir varmadan vatanına, yurduna
Post verenler yabanın hayduduna, kurduna
Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu
‘Hancı, dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende
Dedi:
-Hana sağ indi, ölü çıktı geçende
Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti
Gönlümü Maraşlı’nın yaktı kara haberi

Aradan yıllar geçti işte o günden beri
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim
Ey köyleri hududa bağlayan yaslı yollar
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

gül_güzeli_76
05-18-2008, 09:02 PM
Paylaşım için teşekkürler lisedeyken görmüştük ve çok sevmiştim:)

zafer_36
05-20-2008, 07:48 AM
Paylaşımın için Eline sağlık ve teşekkürler.

ea_mrv
05-21-2008, 03:03 PM
sağolasın gerçekten çok güzel bi şiir